Şimdi yükleniyor
Dip

Dip

Değerli okurumuz, bu sayfada yer alan metin küfür, şiddet, cinsellik gibi yetişkinlere hitap eden içerik barındırmaktadır. 18 yaşından küçüklerin okuması için uygun olmayabilir.

Dip | Bölümler

Birinci Bölüm: Dip
İkinci Bölüm: Sevgilin mi?
Üçüncü Bölüm: Sevişelim mi?
Dördüncü Bölüm: Bu Geceyi Bana Borçlusun!

Denizin derinliklerindeki tok, ekolu seslerden ve bedenine etki eden basınçtan yüzeye yükselir gibiydi. Kafasının içinde ritmi yüksek, hızlı ve basları güçlü elektronik müzik hâlâ yankılanıyordu. Aşırı haz dolu parlayan yüzler ve patlayan gözler köşelerdeki robotlardan yayılan rengarenk ışıkları yansıtıyordu. Degajeler, dekolteler, kahkahalar, inlemeler ve çığlıklarla birlikte, yukarıdan aşağı kırılan ışık hüzmeleriyle yüzeye doğru sürükleniyordu. Yorgun bedeni dalga dalga uyanıklığa vuruyordu. Saçları birbirine karışmış, çıplak sırtı sırılsıklam altındaki çarşafa yapışmış, ter, rutubet, sigara karışımı bir koku, şişmiş, kızarmış, delikleri irileşmiş burun kanatlarından içeri giriyordu. Zorlukla yutkunmasıyla birlikte hâlâ genzinden aşağı ılık bir sıvı süzülüyor, kalan son mutluluk kırıntıları bu hissiyatla beynine yayılıyordu. Boğazı kurumuş, nefes alırken yaralı gibi acıyordu. Dudaklarını birbirinden ayırmak için çabaladı.

Göz kapaklarının neden yapıştırılmış gibi birbirinden ayrılmaz halde olduğunu anlamaya çalıştı. Bu duruma, böyle uyanmalara ve duygu karmaşasına yabancı değildi, son yıllarda oldukça fazla yaşıyordu. Sadece, içinde bulunduğu durumu bu aşamadaki çözme çabası, bir yandan az da olsa hoşuna gidiyordu. Ama pek az. Zihnindeki müzik, düşüncelerinin temposuna ayak uyduruyordu:

Dagada dagada dagada dagada…

Sırt üstü yattığı yerde kulağına alt kattaki adamın bağırma sesleri, yok yok, ‘höykürmesi’ ve karısının çığlıkları geliyordu. Kim bilir yine ne için kavga ediyorlardı. Bağrışmaların ortasında bir yerlerde eşyalar duvara çarpıp kırılıyor, ardından kapılar şiddetle çarpıyordu. Son zamanlarda sıklaşan buna benzer gecelerde Allah’ın belaları saatlerce kavga gürültü uyku uyutmazlar sonra da sabah hiçbir şey olmamış gibi apartmandan yine kol kola çıkar, birlikte işe giderlerdi. Komşular defalarca polise şikâyet etmiş, eşinden şiddet gördüğünü düşündükleri (artık kim kimden şiddet görüyor o da belli değildi ya) kadını adamın elinden almaya çalışmış fakat apartmana her polis geldiğinde karı koca kapıyı saç baş darmadağın açmalarına rağmen ikisi de hiçbir şey olmamış gibi davranmış, komşuları da semt karakolunun memurlarını da yıldırmışlardı. Mahallenin (isminin anlamıyla hiç de alâkası olmayan) bakkalı Sofu “Adamın psikolojik sorunları varmış” diyordu. Sanırsın kadın çok normaldi. İçinden “Şiddet seviyorlardır belki de ne bileyim, fantezilerini sikeyim” diye geçirdi.

Normalde kibar bir adamdı. Günlük hayatta küfürlü konuşmayı hiç sevmez hatta yerli yersiz küfür eden insanların yanında da rahat edemezdi. Yine de canı sıkıldığı zamanlarda küfürlü düşünürdü.

Ağzı acı, yapış yapıştı, genzi yanıyordu. Gözlerini aralamaya çalıştı, uyandığı dünya da en az dibinden yüzeyine sıyrıldığı kadar karanlıktı. İçeride sadece odanın penceresinden yattıkları yatağın yanındaki duvarda solmuş şarap izlerini az da olsa aydınlatan ay ışığı vardı. Gözleri karanlıkta rutubetli köşedeki lekeyi aradı ama seçemedi.

Eski evlerin derdi hiç bitmiyordu. Eski olması neyse de aslında bakımsız evleri sevmiyordu. Ev dediğin kalesiydi insanın. Güvenli olmalıydı, bakımlı ve temiz olmalıydı.

Kim kime ne istiyorsa yapsın ama böyle kavga sesleriyle uyanmaktan nefret ediyordu. Bu seslerle her seferinde çocukluğuna uyanıyor, kendine gelmesi zaman alıyordu. Alt katta bağıran adamın sesine babasının sesi karışıyor, sinirle büyüyen gözleri ve seğiren yüz damarları gözlerinin önüne geliyor, dayak yiyen annesini babasının elinden kurtarma isteğiyle kalkıyor, korkuyla titriyor, yattığı yerde eziliyor, hâlâ, bırak çocuk yaşında annesini kurtarmayı, bu yaşta komşu kadına bile yardım edemiyordu. Zihnindeki müziğin temposu düşüncelerine eşlik ediyordu:

Dagada dagada dagada dagada…

Zaten ondan yardım isteyen kimdi ki? Alt kattaki kadın mı? Annesi mi? Hiç kimse. Bu hayatta herkes yaşadığı ortama alışıyordu. Sonra da sevgiye alışkın beden sevgiyi, dayağa alışkın olan dayağı özlüyordu belki de. Normalde böyle toptancı, kestirmeci yorumlara çok prim vermezdi ancak bunun gibi bazı durumlarda aklına başka açıklama gelmiyordu.

Yardım değil de başkalarının onlara acıması mıydı acaba istedikleri şey? Birilerinin acımasından, kendileri için üzülüyor olmasından nasıl bir tatmin duyuyorlardı ki? Acımayı bırakıp destek olmaya çalışsan da olmuyordu ki böyle insanlara.

Bilemiyordu, çözemiyordu.

Aslında kendisi de aman aman birilerine yardım edeyim derdinde değildi. Ya da belki de bazen öyle oluyordu. Asında içinden çok fazla gelmiyordu bu yardım etme isteği ama sosyal medyada gördüğü ya da arkadaş ortamlarında konuştukları konuların yarattığı sorumluluk böyle hissettiriyordu: Şiddet göreni kurtarmak lazım, yardıma ihtiyacı var.

Şiddetsiz bir hayat varmış gibi…

Bu evde uyanmaktan gerçekten nefret ediyordu. Yattığı yerde sağına doğru baktı. Duvarla arasında saçları turuncu, gövdesi çıplak bir kadın, bir kolu dirseğinden bükülmüş, başının altında, yüzü diğer tarafa bakar vaziyette yüzükoyun yatıyordu. Kadının kim olduğunu düşündü, hatırlamaya çalıştı, emin olamadı. Önceki gece kulüpte tanıştıkları iki kadından birisi olmalıydı.

Uykusunda nefes alıp verdikçe ince, güzel sırtı belli belirsiz inip kalkıyor, omurgası, kürek kemikleri, belinin iki yanındaki gamzeleri belirginleşiyor, çıplak kalçaları pencereden giren soluk ışıkla seksi bir hâl alıyordu. Yattığı yerde yarı dönerek kadının bedenini, yatağın ucuna doğru uzattığı ve ayağını yatağın uç tarafından sarkıttığı sağ bacağını, dizinden kırıp karnına doğru çektiği sol bacağını, kalçalarının arasındaki gölgeyi seyretti bir süre.

Derin bir nefes alarak kadının usul usul burnuna gelen kokusunu içine çekti.

Önceki geceden kalmış hafif parfüm kokusu kadının terine karışmış, çıplak beyaz teninin yarattığı tahrik etkisini daha da artırmıştı. Sağına doğru iyice dönerek kadına yanaştı. Sertleşmeye başlamıştı. Sol avucunu açarak elini kadının beline koydu, ensesini ve saç köklerini koklayarak burnunu tenine sürdü. Uykusunda inleyen ve hafifçe kıvranan kadın adamdan yana hiç bakmadan duvara doğru dönüp, uzattığı bacağını karnına doğru çekerek başını adamın koluna koydu, kalçalarını da geriye bastırdı.

Kadının belinde gezinen parmak uçları önce gergin karnına inip küçük daireler çizmeye başladı. Hafif bir ürperti geçiren kadın itiraz etmek bir yana gevşedi, yanağını adamın koluna bastırdı. Kadının karnında dolaşan el önce bacaklarının iç kısımlarına, ardından da kasıklarına indi, okşamaya devam etti. Yarı uyur yarı uyanık vaziyette bacaklarının arasında sürtündüğü, kadının içine girdiğinde odaya yayılan kısık inlemeyle birlikte yavaş hareketlerle gidip gelmeye başladı. Bir süre sonra başını koyduğu kolu dişleyen kadın yan yatar şekilde belini iyice çukur haline getirmiş, kalçalarını tamamen adama sunmuştu. O da kadına sıkı sıkı sarıldı ve ensesine, omuzlarına, sırtına ısırıklar atarak zihnindeki müziğin ritmiyle hızlandı, hızlandı…

Müzik devam ediyordu hâlâ: Dagada dagada dagada dagada…

Sırtüstü devrildi. Gözlerini yumdu, derin bir nefes aldı. Kadının nefes alışverişleri de bir süre sonra normale döndü. Yeniden az önceki pozisyonunu alan kadın hiç kalkmadan uyumaya devam etti.

Sevgilisiyle bir gün önce gittikleri kulübü hatırladı. Müzik, dans, alkol… Çok eğlenmişlerdi. İlişkilerinin de monotonlaşmaya başlamasıyla birlikte uzun zamandır bu kadar eğlenmediklerini söyleyebilirdi. Son zamanlarda beklemedikleri biçimde işsiz kalmışlar, adamın zor günler için bir kenara ayırdığı para suyunu çekmeye başlamış, ev içinde zaten eser miktarda olan düzenleri hiç kalmamış, sürekli kafa peşinde koşan leş arkadaş çevrelerinin artık yük olmaya başlamış halleriyle iyice yıpranmış, kendileri de ilişkileri de yorgun düşmüştü.

Tek bir şey istiyordu: Su.

Dili hâlâ damağına yapışık, diğer tarafına bakındı, yerde duran yarısı içilmiş yarısı kalmış bira şişesine uzanmaya çalıştı. Sadece başı değil, yorgunluktan her tarafı ağrıyordu, o tarafa dönemedi. Bir süre sırt üstü yattı. Tekrar uyusa belki mutlu olacaktı ama alt kattan yine kavga sesleri gelmeye başlamıştı, uyuyamadı. İçinden “Kavganızı sikiyim amına koyduğumun çocukları, yiyin birbirinizi” diye geçirirken ayyaş babasını ve hep dayak yiyen annesini tekrar hatırladı. Derin bir nefes aldı, yataktan zorla doğruldu gözlerini ovaladı. Kafasının içindeki müzik devam ediyordu hâlâ:

Dagada dagada dagada dagada…

Yavaş yavaş karanlığa alışan gözlerini gezdirdiği oda darmadağınıktı. Sağda solda yuvarlanmış şişeler, koltuğun, çalışma masasının üzerinde kıyafetler, iç çamaşırları, yere düşmüş, kırılmış masa lambası, hoparlör, dolu kül tablası ve kenara itilmiş sehpanın üzerinde yuvarlak, yassı bir tabak, üzerinde kredi kartı, rulo yapılmış kâğıt para.

Kalktı, kıyafet yığınından el yordamıyla pantolonunu buldu, zar zor giyindi. Pencereyi araladı. Boyaları kavrulmuş ve dökülmeye yüz tutmuş ahşap çerçeveden ve birbirinden zorla ayrılan pencere kanatlarının arasından içeriye temiz hava girdi.

Döndü yataktaki kadına baktı tekrar. Ayın odanın içine vuran soluk ışığında kadının sırtında ve kalçalarında az önce bıraktığı sıvı izleri görüntüyü çok daha seksi hâle getirmişti.

Kadının nasıl olup da gecenin sonunda bu yatakta olduğuna inanamadı.

Odada daha fazla duramadı, her adımında gıcırdayan rabıtaların çıkardığı seslere çok takılmadan tavandan sarkan kırmızı bir ampulün zar zor aydınlattığı, kedi çişi kokan koridora çıktı. Tuvaletin kapısı aralık, ışığı yanıyordu. Koridorun orta yerinde, banyo kapısının yan tarafında duvara yaslanmış kedinin tuvalet kumu tepeleme dolmuştu. Kokudan iğrendi.

Tuvaletin ışığı yanıyordu. Koridordaki gece lambasının kırmızı ışığında mutfağa yöneldi. Tabak, çanak, mutfak eşyaları, her şey her yerdeydi. Çöp ağzına kadar doluydu. Buzdolabını açtı, kapağı açılan dolabın ışığında, yerde bir hamam böceği hızla dolabın arkasına kaçtı. Soğuk su aradı, bulamadı. Dolap neredeyse boştu. Süt kutusuna eli uzandı, bir an kutunun ne zaman açılmış olduğunu bilmediğini düşündü. Daha o an bozuk süt kokusunu aldı. Kutuya hiç dokunmadan elini geri çekti, dolabın kapağını kapattı.

Aklı başında insan bu duruma düşmez.

Bulabildiği en temiz bardağa damacanadan su doldurdu, pompalamayı zamanında kestiğini düşünmesine rağmen suyu taşırdı, ayakları ıslandı, küfretti. Suyu güya acele etmeden içecekti ama doğrudan boğazından aşağı döktü, 3-4 büyük yudumda bitirdi. Sonra bir bardak daha doldurdu, bu sefer taşırmadı, yarısını içti, bardağı karmakarışık tezgâhın üzerinde boş bulabildiği bir yere bıraktı. Mutfak tezgahının üzerini tepeleme kaplayan onlarca tabak, çanak, bardak, tencere, içki şişeleri ve daha bir sürü kirli malzemenin arasında bulduğu su ısıtıcısını yarıya kadar doldurdu, düğmesine bastı.

Tuvalet kapısı gıcırtıyla açıldı, kapandı.

Başlangıçta aşkla tutulduğu, bir yıldır defalarca kavga etmelerine rağmen kopamadığı kadın tuvaletten çıkmış koridorda yalınayak, yalın bacak ve yalın gövde belirdi. Hayatının en acayip ilişkisini yaşıyordu bu kadınla. Kısa boylu, düz kısa sarı saçlı, zayıf, çıplak.

Görür görmez tutulmuştu ona. İlk karşılaştıklarında, uzun süreden sonra buluştuğu bir kız arkadaşının yanındaydı ve hemen hemen hiç konuşmuyordu. Kim olduğunu bilmiyordu. Kendisini hipnotize eden bu güzelliğe gözlerini dikip kabalık yaparak bakmamak için çok çabalamış, askılı elbisenin açıkta bıraktığı omuzlarını, düzgün bacaklarını ve kemikli diz kapaklarını fırsat buldukça göz ucuyla kesmişti. Muhtemelen bu durumu kavrayan arkadaşı da kendisine çektirdiği acıyı fark ederek hınzır bir gülüşle sohbete devam etmiş, belki de kıskaçlığından bir türlü ikisini tanıştırmamıştı. Aylar sonra bir barda tamamen şans eseri yeniden karşılaştıklarında kopan fırtınanın artçı dalgaları bugüne dek dinmek bilmemişti.

Kadının önce endamına, insanın içini delen dik bakışlarına ve dik başlılığına âşık olmuş, öpüşürken mi küfür ederken mi daha güzel olduğuna bir türlü karar veremediği dudaklarına vurulmuştu.

Kısık bir ses çıktı bu sefer o dudaklardan:

– Uyandın mı?

Ebenin amı… Yok, uyanmadım, komşuların apartmanı yıkıyor sadece diye sinirle geçirdi içinden. Yan yan baktı, cevap vermedi.

Kadın, daha uzun cümle kurması mümkün değilmiş gibi elini uzattı, “Su” dedi. Az önce kendi su içtiği bardağa tekrar su doldurdu, yine taşırdı, bu sefer kendisine sinirlendi, elindeki bardağı kadına verdi, mutfak kapısına asılı kirli havluyu yere damacananın önüne attı, üzerine bastı.

Tezgâhta çalışan ısıtıcıya bakan kadın aynı kısık sesle sordu:

– Kahve mi yapacaksın?
– Hıı.
– Dışarıda içelim mi, deniz kenarında?

Cevap vermedi. Kafasının içindeki müzik azalsa da susmuyordu.

Kadın odaya geçip üzerini giyinirken kahveyi hazırladı, termosa koydu. Evden çıkıp sahile gitme fikriyle birlikte mutfağa ve koridora yayılan filtre kahve kokusu sinirlerini gevşetmeye başlamıştı. O da giyinmek için odaya girdi, turuncu saçlı kadının uyumaya devam ettiği yatağın kenarına oturmuş sevgilisi, geceden kalmış yarım sigarayı içiyordu. Sigarayı adama uzatırken arkasında yatan kadına baktı.

– İrlandalı mı? Gitmemiş mi kalkıp?

Ali bu kez “Dalga mı geçiyor” diye düşünerek baktı. Yine cevap vermedi. “Ben mi getirdim kadını eve? Bana ne soruyorsun” diye düşündü içinden.

Dibi gelmiş sigaradan bir nefes aldı, yerdeki küllüğü avucuna aldı, sigarayı öldürdü, küllüğü sehpaya bıraktı.

– Hadi çıkalım.

Kadın boş boş baktı, kalktı, iç çamaşırı giymeden elbisesini giydi. Hiç sevmiyordu çamaşır giymeyi, hayatı boyunca alışamamıştı. Güzeldi ve başkaları kendisi hakkında ne düşünür hiçbir zaman dert etmemişti. Bugüne kadar çok yer gezmişti. Gittiği her yerde ilk bir ayda esnafla, komşularla, mümkün olan herkesle kavga eder, sonrasında da kimse bulaşmazdı ona. Güvenli bölgesini böyle kuruyordu. İstediği insanla istediği kadar ilişki kuruyor, hata yapanı da affetmiyordu.

Kısa hayatında yaşadıkları, muhtemelen mahallede oturanların hepsinin toplam hayatlarında yaşadıklarından fazlaydı. Arkasında kimse olmadan bu kadar cesur, bu kadar dik yaşayan başka kimseyi tanımamıştı adam. Belki de buydu kendisini kadına bağımlı kılan.

Bilmiyordu. Artık bilemiyordu.

Odadan, evden, apartmandan çıktılar, sahile yürüdüler. Gün doğuyor, denizden gelen koku sokakta ıhlamurlara karışıyordu. Kayalıklara oturup günün aydınlanmasını izlediler. Kahve iyi gelmiş, kafasının içinde git gide azalan müziğin yerini kayalara vuran küçük dalga sesleri almıştı. Altlarında deniz masmavi, ufuk uçsuz bucaksızdı. Sahile yakın birkaç balıkçı teknesi dışında açıklarda bir tane katamaran vardı. Bir ara adam kadına baktı:

– Gitsek mi artık buradan?
– Nereye?
– Bilmem, belki başka bir şehre.
– Dibe düştük nereye gidiyoruz amına koyayım. Para mı var…

Adam baktı, kadın sustu.

Kadın baktı, adam dudaklarının arasında yan yana iki sigara yaktı. Birini kadına verdi, diğerini içine çekti.

Kadın haklıydı.

Yaşadıkları son iki günü gözlerinin önünden geçirirken sigaranın dumanını üfledi; uzun uzun ufka baktı.
 

Devamı için tıklayınız.

Yorum gönder