Şimdi yükleniyor
Baladız Köyü - Kahve

Burası Baladız

Haziran 2017 | Geri geldiğimiz Gümüşgün’de arabamızı kahvenin önüne park ediyoruz. Ardından selam verip avluya giriyoruz, bizi davet eden köylünün masasına misafir oluyoruz.

Bu arada avluda kız ve erkek çocukları bir arada top oynuyor. Köy sokaklarında yürüyen kadınların çoğunun başı açık, kimisi ise renkli tülbentler takmışlar. Anadolu’nun orta yerindeki Gümüşgün, beklentilerimize göre oldukça modern bir köy. Belki ülkemize yabancı bir gözün, Sumi’nin çok da önem vermeyeceği bu kadar basit kriterler ilk defa geldiğimiz köy hakkında bize ne kadar çok bilgi veriyor, öyle değil mi?

Ardından bizi ağırlayan köylüyle sohbet etmeye başlıyoruz. Kendimizi, yanımızdaki misafirimizi tanıtıyoruz. Adam ilgiyle dinliyor ama anlattıklarımızı dinleyen sadece o değil. Yan masada oturan 5-6 kişinin kulağı sürekli bizde. Bir süre sonra, sınavı geçtik sanırım. Yan taraftan 55-60 yaşlarında biri masamıza dahil oldu, sohbete katıldı. Bir yandan bu ilgiye mutlu olduk ama bir yandan da tam tarif edemediğim bir gariplik var.

Aramıza yeni katılan, kiminle konuşursa ona doğru dönüyor, başını hafif eğiyor, mavi gözlerinin içi gülerek, karşısındakinin yüzünü seyrederek, gözünün içine bakarak konuşuyor. Garipsememek elde değil. Böyle birisiyle konuşurken haliyle her kelimemizi, cümlemizi biraz daha tartarak konuşmaya başlıyoruz. Misafirimiz Sumi’nin profesör olduğunu bizim de ona araştırma gezisinde yol arkadaşlığı yaptığımızı anlatıyoruz. Dinliyor; duruyor, kendisi anlatmaya başıyor:

“Yol arkadaşlığı çok kıymetlidir, ne güzel yapıyorsunuz. Ben de rehberim. Aslında emekli öğretmenim; Anadolu’nun bir dizi köyünde, kasabasında öğretmenlik yaptım. Sonra buraya köyüme döndüm. İleri gelenlerimiz öyle uygun gördü, rehber oldum.”

Baladız’ın Rehberi

Açıkçası pek bir şey anlamamıştım. Rehber olmak, köyün ileri gelenlerinin uygun görmesiyle olacak bir şey değil. Mesela belli bir eğitim alırsın, sınavlardan geçersin, kokartın olur bu mesleği icra edersin. Ben öyle biliyorum.

Şaşkınlığımızın farkında olan Haydar Öğretmen, sakin ses tonuyla, tane tane anlatmaya devam ediyor.

“Belli ki pek bilmiyorsunuz, rehberliğimi size biraz izah edeyim. Bildiğiniz turist rehberi değilim ben, köyümüzün, soyumuzun rehberiyim.”

Konu beklemediğimiz bir biçimde ilginçleşmeye başlayınca Sumi ses kaydı alıp alamayacağımızı soruyor. Bu sohbet onun için planda olmayan bir röportaja doğru gidiyor. Rehber düşünüyor, kısa bir kararsızlık yaşıyor. Belli ki talebini geri çevirerek Sumi’yi kırmak istemiyor. Fakat tedbirli davranmaya karar veriyor.

“Kayıt almasanız, sohbetimiz dilimizle kulağınız arasında kalsa daha memnun oluruz.”

Herhangi bir röportajdan daha özel bir an yaşadığımızı biraz daha farkederek, biz vurgusuna, bu nazik hayıra saygı gösteriyoruz, itiraz edemiyoruz. Özetle, rehberin o gün anlattıkları seslendirdiği haliyle, kendi deyimiyle, bugüne dek diliyle kulaklarımız arasında kaldı. Rehber öğretmenimiz anlatmaya başladı:

“Öncelikle, burası Gümüşgün değil, Baladız. Burası Anadolu’nun iki Alevi-Bektaşi damarından birinin merkezidir. Diğeri İzmir’dedir. Bizim dedemiz, soydan gelir. Soyumuz da göçebelikten gelip bu köye yerleşen Abdallardır. İzmir’deki kardeşlerimizin de yolu aynı, hukukları farklıdır. Mesela onlar dedelerini kendi aralarından seçerler. Bizim burada ayrı bir geçmişimiz var.”

Dünyanın bir dizi ülkesini gezmiş, bazılarına üçer dörder defa gitmişken, kendi köklerimize bu kadar yabancı kalmış olmaktan biraz utanıyorum. Rehberimiz anlatmaya devam ediyor.

Cumhuriyet Köyü Baladız

“Biz Cumhuriyet taraftarı, Cumhuriyet köyüyüz ama tarihimiz biraz daha eski. Aslında soyumuz çok geriye gidiyor. Biz burada gönülden birlikte yaşar, birlikte cem ederiz. Ayrımız gayrımız yoktur. Açımız varsa tokumuz yoktur.“

Konuşurken her kelimesini dikkatle seçiyor, teker teker gözlerimizin içine bakarak anlatmaya devam ediyor.

“Gözlerinizdeki şaşkınlığın, sorgunun farkındayım. Bizim inancımızın merkezinde insan vardır. İnsanla konuşurken yüzüne, cemaline bakarız. Hak insanın özündedir, cemaline yansır.”

Rehber anlatmaya devam ediyor, biz cevap vermeden, soru sormadan dinliyoruz.

“Dediğim gibi, diğer kardeşlerimizin aksine, biz dedemizi seçmeyiz. Dede ömrünü tamamladığında, oğlu dede olur. Bizde dedenin yanında rehber vardır. Rehberi köyün ileri gelenleri seçer. Bizim hiç avukatımız, savcımız, hakimimiz olmadı. İhtiyacımız da olmadı. Bizim insanımız da sorunlar yaşamaz mı birbiriyle? Harmanı var, tavuğu var, yaşar elbet. Bizim insanımız sorun yaşadığında mahkemeye gitmez, rehbere gelir, rehbere anlatır. Rehber dinler, köyün ileri gelenleriyle değerlendirir, dedeye tavsiye verir. Dedemiz verir son kararı. İleri gelenlerin, rehberin tavsiyesini dinleyerek, dışına çıkmayarak verir.”

Bu arada her kelimesini cemalimize bakarak sarfeden rehberi şaşkın şaşkın dinliyoruz. Hayatım boyunca evrensel hukukun üstünlüğünü kıymetli bulan benim için bu bambaşka bir dünya görüşü. Tabii ki bu da hukuk, lakin başka bir hukuk. İçinde hakimler, savcılar, maddeler, emsal kararlar yok. Kendi dünya görüşleri doğrultusunda, her vakayı kendi içinde, kendi etkenleriyle değerlendirmek, ilgili kişilerle süzgeçten geçirmek, kararı reddedemeyecek bir dedeyle paylaşmak var. Dedeyi dede yapan hem soyu hem de tebası. Tebanın onun sözünün dışına çıkmaması.

Masamız birer ikişer kalabalıklaşıyor. Köyün dışındaki gül bahçelerinden harika kokular geliyor. Avluda çocuklar top oynuyor, çay bardakları dolup boşalıyor, rehber anlatmaya, biz dinlemeye devam ediyoruz.

“Cumhuriyet tarihimizde sadece bir defa mahkemelik bir dava oldu burada. Belki bilirsiniz. Ağıdını yazdı Ruhi Su.”

Birbirimize bakıyoruz, ben bilmiyorum.

“Bir zamanlar bu köyün, sadece bu köyün değil, Isparta’nın ağası, en zengini Abdullah Demiralay adında bir adamdı. Baladız konağında yaşar, Isparta’dan konağa faytonla gelir, havuz başında arkadaşlarıyla eğlence yapardı.

Ağa, senet karşılığı çorak toprakları köylülerin işletmesine verir, köylü borcunu ödeyemeyince de ocağına haciz getirirdi. Dolayısıyla köylü geçim derdinde, ağa eğlencesindeydi. Senetler için, 1946’da bu köylü ilk kez mahkemeye gitti. Olmadı, mahkeme çözemedi sorunu.

Ağanın konakta eğlence yaptığı bir yaz günü köy meydanında toplandı ahali. Abdullah Ağa konağından çıktı. Senetler ağanın elinde, arabası beş adım ötedeydi. Abdullah Ağa’dan senetleri yırtmasını istedi ahali. Yırtmadı ağa.”

Rehberin anlattıkları, çok belli ki hikaye değil, Baladız’ın yaşanmışlıydı. Bizim bilmediğimiz yaşanmışlığımız.

“Köylülerin etrafını sardığı Abdullah Ağa, Nuh dedi, peygamber demedi. Konağına girmedi, beş adım ötedeki arabasına gitmedi, sinirlendi tabancasını çekti, tabanca patlamadı. Diğerini çekti bu sefer, ikincisi patladı. Pat pat pat. Köylü silahsız, köylü silaha taşla karşılık verdi. Kendi konağının önünde son nefesini verdi ağa.

Ondan sonra asker geldi Isparta’dan; erkek kadın kim var topladı, götürdü. Sonra 42 erkeğimizi mahpusa koydular. Mahkeme 42 erkeğe 100 küsür yıl hapis verdi. Bir daha da mahkemeye gitmedi bu köylü. Zaten daha önce de gitmemişti.”

Ne acı. Toprağımızda ne çok acı var ve ne kadar bilmiyoruz.

“O dönemde sayıca az olsalar da ağayı savunanlar vardı köyde, ağanın toprağını sürerlerdi, ‘Habeş’ derdik biz onlara. Ağayı ortadan kaldırıp ceza yatanlara da ‘Kavurga’. Yanlış anlamayın, tarihimiz diye anlatıyorum, bunlar da o dönemde kaldı. Kimse kimseye kin tutmaz, kötü anıyı unutmak ister burada.”

O gün Haydar öğretmen çok anlatıyor. Baladız Ağıdı‘nı Ruhi Su bestelemiş okumuş, sonra Edip Akbayram, Grup Yorum yorumlamış. Bu sanatçıların herbirini çok dinlemiş olmama rağmen ne kadar bilmeden dinlemişim. Bugün bakıyorum da o gün dinlediklerimin çoğunu bile maalesef unutmuşum. Yapacak bir şey yok, eksiklerimizi, birgün tekrar Baladız’a dönene kadar okuyarak telafi edeceğiz.

“Yola çıkmadan önce hâlâ vaktiniz var mı?” diye sordu Haydar öğretmen.

Tabi ki, böyle kıymetli bir anı yaşarken vaktimiz olmaz mı?

“Vaktiniz varsa türbemizi de görün.” Köyün üst kısımlarını işaret ediyor. “Bu yoldan gideceksiniz, şurada yukarıda.”

Almak istemedikleri çay paralarını zorla ödüyoruz, dinlediklerimizin etkisi altında arabamıza biniyor kafamızda binbir düşünceyle, daha neler yaşayacağımızdan habersiz, Haydar öğretmenin tarifi üzerine Sinan Dede Türbesi’ne doğru yola düşüyoruz.


2 Şubat 2026, Burak Süalp©

Bu yazının ilk sürümü 2020 yılında Sen ve Ben Dergi’de yayınlanmıştır.

Yorum gönder