Sinan Dede Türbesi
Haziran 2017 | Gümüşgün Köyü’nün merkezini ardımızda bırakıp bir kaç dakika yolculuğun sonunda Sinan Dede Türbesi’ne varıyoruz. Ağaçlar içinde çok güzel bir bahçenin orta yerindeki türbe çok eski bir görünüme sahip. İki kanadı açıldığında araç girecek büyüklükteki bahçe kapısının üzerinde iki kırmızı zülfikâr var.
Civarda kimse yok. Öncelikle biraz etrafa bakınıyoruz. Ardından bahçeye giriyoruz fakat Yunus Emre Türbesi’ne göre oldukça büyük bahçede görevli kulübesi yok. Türbe taşlarla örülmüş, sekizgen, oldukça eski taş bir yapı. Kimi duvarlarında demir korkuluklu pencereler var.

Baladız Köyü | Seval Eroğlu Fotoğraf Arşivi
Ardından türbenin etrafını dolaşıyoruz, arka taraftaki iki ayrı musalla taşını, beyaz kireçle boyanmış taş bir mezarı görüyoruz. Dönüp türbenin kapısına geliyoruz fakat kapı kapalı. Görmemiz için o kadar ısrar ettikleri türbeyi açacak bir kişinin olmamasına üzülüyoruz. Yapacak bir şey yok, kapının yanındaki tabelayı okuduktan sonra bahçe kapısına yöneliyoruz.
Kapının yanında karşımıza sağ elinde tuttuğu bağlamasıyla, gözlüklü, tıraşlı, beyaz gömlekli, ütülü kumaş pantolonlu, temiz ayakkabılı birisi çıkıyor. Adam türbe görevlisinden daha çok titiz bir büro çalışanına benziyor. Rehberinkine benzer dingin bir ses tonu var: Hoş geldiniz. Az önceki hayal kırıklığı duygumuz yerini hızla mutluluğa bırakıyor.
Adamın ses tonunu dingin diye tarif ederken hikayeyi süslediğimi düşünmeyin. Bu köyün insanında böyle bir şey var. Sakin konuşuyorlar, senin bir heyecanın varsa o da hızla yatışıyor, dinleyesin yoksa da dinliyorsun.
“Burası Sinan Dede Türbesi. Kusura bakmayın, geciktim. Arkadaşlar geleceğinizi telefonla haber verdi ama işe gitmek üzere hazırlanıyordum. Sizi çok bekletmedim umarım.”
Adamın konuşurken bende uyandırdığı duygu kahvedekiyle aynı. O da “cemalimize” bakıyor.
Ne yalan söyleyeyim ben bile aynada kendime bu kadar sevgiyle bakmam.
İçimden, yok canım, kusur musur yok, ziyaretçiyiz biz, yola devam etmeden önce türbeyi de görebilirsek daha ne isteriz diye düşünüyorum. Adam belli ki buranın görevlisi değil ama bize de yardımcı olacak.
“Hiç sorun değil. Biz de bahçede dolaştık biraz. Ağaçların altında serinledik. Yola devam etmeden türbenizin içini de görebilirsek ne mutlu bize.”
Adam sakin sakin hareket edip konuşuyor, bizse biraz sabırsızlanıyoruz. Daha gidecek yolumuz var. Kabalığıma bak sen. Bir an önce görelim, tüketelim, gidelim. Şehirli hastalığı işte.
Yaşadığımız anı sindire sindire yaşamak varken hemen bir sonrasını, yolu, akşama nereye varacağımızı düşünüyoruz. Halbuki ne önemi var?
Varacağın yere bir saat geç var. Sen bu yola bunun için çıkmadın mı? An’ın güzelliğini yaşasana.
Sinan Dede Türbesi
Neyse, adam çok kibar, cümlelerimin içindeki düşüncesizliği, kabalığı anlıyor ama yüzüme vurmuyor.
“Tabii ki. Görevim bu benim, sizleri ağırlamak” diyor ve ilk defa kımıldıyor. Ardından ağır adımlarla bahçeye giriyor, bizi türbeye doğru yönlendiriyor.
Bu köyde her şey bir garip. Hani başka bir yere işe gidiyordu bu adam? Aynı zamanda türbeden de mi sorumlu acaba? Kafamızın içinde bir dizi soruyla adamın peşine düşüyoruz. Bir yandan da nezaketi karşısında ezilerek kendimizi tanıtıyoruz.





Sinan Dede Türbesi | Baladız | Ünal Metin Fotoğraf Arşivi
Kapıyı açıyor, ışıkları yakıyor, içeri giriyoruz. Türbenin içi oldukça boş, sadece sol tarafta üzerine rengarenk tülbentler serili bir sanduka var. Sandukanın önünde durduğu duvarda, içeri doğru, tepesi kubbeli, hani böyle kapı girişi hissi veren, insan boyundan yüksek bir oyuk var. Oyuğun dibinde, mum dikmek için kullanılan bir şamdan. Kapı gibi oyuğun iki yanında, yukarıda duvara yine iki zülfikar işlenmiş. Türbenin duvarları beyaz, duvarların birleştiği sütunlar ve duvarların üst tarafı yeşil renkte boyanmış. Yerlerde çeşitli halılar, duvar diplerinde minderler var.
Duvarlardan birinde, yukarıda çember içinde Arapça yazılar ve altında “ALLAH” yazıyor. Belki çemberin içinde de eski dilde Allah yazıyordur, bilmiyorum.
Latin alfabemizi çok seviyorum o ayrı, fakat eski alfabeyi bilmiyor oluşum ilk defa bende bir eksiklik duygusu uyandırıyor. Eski alfabeyi de bilmek isterdim.
Başka bir duvarda yine bir yuvarlak içinde Arap alfabesiyle yazılar, altında da “Hz. MUHAMMET” yazıyor. Diğerinde aynı şekilde “Hz. ALİ”. Biz hayran hayran sandukaya, halılara, duvarlardaki yazılara bakarken, kapıyı açıp bizi içeri alan görevli Sumi’nin uzun süre ayakta durmakta zorlandığını farkediyor, ona bir tabure getiriyor. Sumi’nin oturmasına yardımcı oluyor. Sonra da bize türbenin tarihi ile ilgili bilgiler vermeye başlıyor.
Sinan Dede’nin Hikayesi
“12. yüzyılda yaşamış Sinan Dede, Horasan erlerindendir. İslam’ı, Türkleri Anadolu’ya taşıyanların başında gelir. Hem askerdir hem bilge hem de evliya. Soyumuzu buralara o taşımıştır, hem de güzel taşımıştır. Halkının burada yeni bir yurt edinmesini sağlamıştır. Hak yememiş, saygı görmüştür. Yunus Emre’nin hocası Tapduk Emre’ye hocalık etmiştir. Soyumuza çok emeği geçmiştir. Türbenin, tam olarak hangi yıl inşa edildiğini bilmesek de Osmanlı döneminde tadilattan geçtiğini biliyoruz.”
Yunus Emre’yi, Tapduk Emre’yi okul yıllarındaki bilgimle hatırlıyorum. Görevli daha birçok şey anlatıyor, biz dinliyoruz. Ben hâlâ kendisinin burayla tam olarak ilişkisini merak ediyorum.
“Ben bu köyün dedesiyim, adım Kadir Tekin. Haydar öğretmen bahsetmiştir. O bize rehberlik eder, biz dedelik ederiz” diyor.
Şaşkınlığımı tahmin edersiniz. Yaşı, giyim kuşamı benim hayalimdekinden hayli farklı olsa da bir Alevi dedesinin karşısında olduğumu o an anlıyorum.
Bir yandan Sumi’ye çeviri yapıyor, Dede’nin bize söylediklerini ona aktarıyorum. Sumi de ilgiyle dinliyor. Sonra elinde sazı işaret ediyor, çalıp çalmadığını soruyor. Dede “Memnuniyetle” diyor. Türbenin orta yerine bağdaş kurarak oturuyor, biz de hemen karşına.
Başı önde, parmakları tellerin üzerinde gezinmeye başlıyor. Çaldığı ezgi türbenin duvarlarından yankılanıp kulaklarımızdan içeri akıyor. Bir bahar havası gibi çalmaya başladığı ezgi hızlanıyor, yavaşlıyor, yükselip alçalıyor, içimize doluyor.
Bir aşamada gözlerimizin içine baka baka söylüyor:
“Bin dokuz yüz kırk altının yazında
Baladız’ın harmanları savrulur
Demiralay toprağında tozunda
Ecel gelmiş kuşlar gibi çevrilir, çevrilir ağam
Sulh olalım dediler de olmadı
Beyde insaf, kulda sabır kalmadı
Haber gitti candarmalar gelmedi
Kara toprak bey kanıyla yuğrulur
Yuğrulur ağam
Haciz geldi ocakları bozuyor
Kimi vergi kimi sorgu yazıyor
Can dayanmaz kul canından beziyor
Böyl’olursa demir kalmaz sivrilir
Sivrilir ağam
Demiralay ağaların ağası
Katar katar olmuş gider devesi
Isparta’dan Baladız’a ovası
Bir yanından Aksu gelir kıvnlır
Kıvrılır ağam
Akıl ermez şu feleğin işine
Ağa olmak paşa olmak boşuna
Bir taş değer gelir bir gün başına
İnsanoğlu baki değil, devrilir
Devrilir ağam”
Ağıt bitiyor. Dede ağır hareketlerle sazını bir yanına yatırıyor, önümüze doğru secde ediyor. Biz de şaşkın, dizlerimizin üzerinde secde ediyoruz. Dede yerinden doğruluyor, doğruluyoruz; ayağa kalkıyor, ayağa kalkıyoruz.
“Gelin” diyor. Demesine gerek yok. Biz yolu, zaman planımızı çoktan unutmuşuz. Işıkları kapatıyor, türbeden çıkıyor. Peşinden gidiyoruz. Bizi türbenin bahçesinin dışında bir eve götürüyor. Kapıyı açıyor, buyur ediyor. Ardından cem evine giriyoruz. Büyük bir salon, yerler halı kaplı, bir köşeyi işaret ediyor.
“Burada ben otururum” diyor, “yanımda rehber.” İki yanımıza oturur kim varsa, biz burada cem ederiz hep birlikte.”
Cemlerini, Muharrem oruçlarını, gelenek göreneklerini anlatıyor. Bilmediğim ne çok şey varmış. Baladız’da en çok bunu düşünüyorum.
Evden çıkıyoruz, dede bahçedeki kiraz ağacından kirazlar topluyor, avuçlarımıza dolduruyor.
“Bunları yol boyu yiyin. Bir gün yine gelin, birlikte cem edelim” diyor, bizi arabamıza kadar uğurluyor. İlk defa geldiğimiz bu köyde, hem rehber hem de dede tarafından ağırlanmanın mutluluğu içinde defalarca teşekkür ediyoruz.
Baladız’dan ayrılıp dönüş yoluna çıkıyoruz. Sinan Dede Türbesi arkamızda, herbirimiz kendi içimizde, kendi iç yolculuğumuzda.
Gezgin olan bir dizi arkadaşım, yolculuklarına dünyanın değişik bölgelerinden, mesela Hindistan’dan, Latin Amerika’dan başlıyorlar. Benim kısmetim farklıymış. Merakımızı tetikleyen ve bizi yoldan çıkartan kahverengi bir tabela sayesinde ilk yolculuğumu kendi köklerimize yapıyorum.
Afyonkarahisar’dan itibaren sağanak yağmurun altında, fırtınanın içinden geçerek İstanbul’a dönüyoruz.
Gümüşgün Köyü’nün adı 2018 yılında yeniden Baladız oldu. Gün gelir o kahverengi tabelaya denk gelirseniz tavsiyem, siz de çıkın o yoldan.
2 Şubat 2026, Burak Süalp©
Bu yazının ilk sürümü 2020 yılında Sen ve Ben Dergi’de yayınlanmıştır.
Yorum gönder