Şimdi yükleniyor
Yazı: Uçurtmam Onlarda Kaldı

Uçurtmam Onlarda Kaldı

Benim hayat yolculuğum Ankara Yenimahalle’de iki katlı, bahçeli evler, meyve ağaçları ve güzel komşuluklar içinde başladı. Yazları hava sıcak, kışları kömür dumanıyla kirli, sabahları kuru soğuk ve özellikle okula giderken yoksulduk.

Aslında hep yoksulduk ama en çok okula giderken bunu hissediyorduk. Çok da dert etmiyorduk. Çantalarımız eskiyor, annemiz onları tekrar tekrar tamir ediyordu. Ayakkabılarımız açılıyor, botlarımız su alıyor ama yerlerine yenilerini kolay alamıyorduk. Yağmurlu havalarda ayaklarımız ıslanmasın diye çoraplarımızın üzerlerine naylon poşet geçirerek botlarımızı giyiyorduk.

Kıyafetler hep bizden büyük birilerinden kullanılmış olarak geliyor fakat az kullanılmışlarsa çok seviniyorduk. Az satın alabiliyorduk. Çoklukla annemiz tamir ediyordu.

Sanki mahallemiz dışındaki dünyada zenginler vardı ama biz onlardan değildik.

Siz şimdi bu yazıyı tabletinizden ya da akıllı telefonunuzdan okuyor olabilirsiniz. Ama o zaman sabit telefon bile lükstü ve henüz bizim evde yoktu. İstanbul’daki anneannemlere telefon etmek için haftada bir gün annemle postaneye gidiyorduk. Sonra sıraya giriyor arayacağımız numarayı görevli memura yazdırıyorduk. Görevli karşı tarafla bağlantıyı sağladığında kabine girip haftalık görüşmemizi yapıyorduk.

Telefonumuz, televizyonumuz yoktu.

Bisikletlere sırayla biniyorduk ama eriği, dutu, vişneyi dalından yiyorduk.

Akşama kadar toz toprak içinde oynuyor, eve dizlerimiz, dirseklerimiz yara-bere içinde dönüyorduk. Ev kira semt bizim hesabı, hangi kapıdan olursa ekmek arası salça yiyorduk. Her ev bizimdi ve her komşu teyze bir anneydi.

Oysa ne garip, biz bu kadar birken şehir ikiye bölünmüş, sokaklar, mahalleler birbirine düşmüştü. Gündüzleri bahçelerde meyveye dalmak serbestti. Ama akşamları sokağa çıkmak yasaktı. Akşam olunca, mahallenin abileri sokak başlarına çöp varillerini çekiyor ve başlarında nöbet bekliyordu. Sokağa çıkma yasağı biz çocukları kapsamıyordu. Araç trafiğinden kurtarılmış sokaklarımızda biz doyasıya top oynuyorduk. Haliyle bizim çocukluğumuz sokakta toz toprak içinde geçti.

Tel takılıp kumandalı yapılmış plastik arabalarla ya da tüfek şeklindeki tahtalarla oynuyorduk. Onlar da yoksa toprakta çivi.

Z kuşağına daha çok vardı, biz ayakları toprağa basan sokak tipi çocuklardık. Aslen X kuşağıymışız, onu da henüz bilmiyorduk. Fakat büyüklerimizden 68 Kuşağı’nı duyduğumuzu iyi hatırlıyorum.

Benden dört yaş küçük kızkardeşimle birlikte harika bir anneye ve dışarıdan herkesin harika olduğunu düşündüğü bir babaya sahiptik. Neyse ki seyrek gelirdi eve. Biz öğleden sonra okuldan gelir, ödevlerimizi yaptıktan sonra dışarı çıkamazsak kanepeye dizilir, radyo tiyatrosu dinlerdik. Radyodaki çocuk “Şampiyon, ölme şampiyon” diye ağlar, lakin şampiyon ölür, biz daha çok ağlardık.

Bir zaman lunaparkta çekilmiş kovboy fotoğrafımdan beri kendimi bildim bileli sokak oyunlarında hep kovboy olurdum. Ne garip, büyüyünce göçebe bir yerli oldum. Demek ki aşı ters tutmuş.

Okuma bayramında yedi cücelerin en cücesi olduğuma bakmayın. Boyum çok uzamasa da, aldığım sorumluluklarla erken büyüyen çocuklardandım.

Uçurtmam Onlarda Kaldı

O zamanlar varlığım, Yenimahalle’yle Etlik arasındaki arsada uçurduğum altıgen uçurtmadan ibaretti. Uçurtma bir gün hayli yüksekte uçarken ipi koptu, rüzgarla birlikte uçtu gitti. Elimde süzüle süzüle yere inen iple kala kaldım. Sonra uçurtmanın düştüğü yöne doğru koşmaya başladım. Arsanın birkaç yüz metre aşağısında, yolun kenarına, nefes nefese vardım. Aşağıda, toprak yolda sağına soluna renkli çaputlar bağlı bir at arabası ve arkasında çok kıymetli uçurtmamla birlikte yarı çıplak, kısa saçlı, kavruk yüzlü, ganimet elde etmenin mutluluğu içinde çingene çocukları vardı. Vahşi batının gerçek yerlileri gibiydiler. Üzerlerinde bellerine kemer yerine iple bağlanmış yırtık pırtık pantolonlarından başka bir şeyleri yoktu. Çok yoksuldular, çok. Bakakaldım.

Uçurtmam onlarda kaldı, yoksullukları aklımda.

Yıllar sonra o gün, Bodrum yolunda gördüğüm çingeneler hâlâ yoksul görünüyorlardı. Lâkin yoksulluk, varsıllık ne kadar göreceli öyle değil mi?


2 Şubat 2026, Burak Süalp©

Bu yazının ilk sürümü 2020 yılında Sen ve Ben Dergi’de yayınlanmıştır.

Yorum gönder