Karadere
Uyanıp çadırdan çıktığımda Rus çift çoktan gitmişti. İngiliz çift de çadırlarını toplamış, yola çıkma hazırlığı yapıyordu. Onları uğurladıktan sonra mütevazi kahvaltımı yapıyorum, kahvemi içiyorum, ardından çadırımı toplayıp çevre temizliğini yapıyorum.
Beni bir gece misafir eden Gavurağılı’nın içinden geçip Karadere yönüne doğru yola düşüyorum. Likya Yolu’nun bu etabı, bir orman yolundan yukarı tırmanıyor. Ardından Gavurağılı koylarına ve Patara Plajı’na bakan harika manzaralarla devam ediyor.
Yaklaşık bir saat sonra Pydnai Kalesi’ne varıyorum. Pydnai, Patara Plajı’nın batı ucundan denize dökülen Özlen Çayı’nın üzerinde kurulu küçük bir kale ve askeri üs kalıntısından oluşuyor. Bu kale eskiden plajın batı kısmını korumakla yükümlüymüş. Aslında kale surlarının çoğu sağlam, kalenin içinden yürüyüp geçmek mümkün. Hatta ben de öyle yapıyorum.
Kale kalıntılarının içinden geçtikten sonra bir müddet Özlen Çayı sol tarafımda kalacak şekilde sahile doğru yürümeye devam ediyorum. Karadere Köyü ve seraları çayın diğer tarafında yer alıyor. Sahile yaklaştığımda yürüyüş yolu sola doğru kıvrılıyor. Önce bu yolu takip ediyorum, çalılıkların arasından eski ahşap bir ev ve yanından çayın karşı tarafına geçen yine hayli eski bir asma köprü görüyorum. Sonra asma köprünün üzerinden karşı tarafa geçtiğimde kendimi geniş meydanlık bir alanda buluyorum.
Karadere Plajı

Meydanın karşısında ileriye doğru uzanan toprak bir yol, sol tarafında küçük bir çamlık, sağ tarafında ise Green Park isimli bir kamping var. Sağa dönüyorum, meydanı ve kampingi yanıma alıp sağımdan akan çayın genişleyip denize döküldüğü yere doğru ilerliyorum.
Kampingi geçtiğimde ulaştığım Karadere Plajı tek kelimeyle muhteşem. İki-üç yüz metre genişliğindeki plaj doğuya doğru kilometrelerce devam ediyor. Önümde bütün görkemi ile Akdeniz uzanıyor, kıyıya vuran sakin ve geniş dalgalarla kumsalı düzleştiriyor.
Soyunuyorum, mayomu giyiyorum. Ardından eşyalarımı kumsalda bırakıp kendimi suların içine bırakıyorum. Burayı çok sevdim.
Denizden çıkıp kurulandıktan sonra eşyalarımı toparlayıp sahilin arka tarafında, kampingin doğusunda kalan ağaçlığa yöneliyorum. Ağaçlık ıssız fakat sanki önceki günlerde bir sürü piknikçi gelip her tarafa çöp atıp gitmiş.
Ormanda Kamp
Çantamı sırtımdan indiriyorum ve ne yapacağıma karar vermek için etrafta bir tur atmaya çıkıyorum. Ağaçlığın içinde kimse yok. Önce büyük bir çöp poşeti bulup etraftaki çöpleri topluyorum: Pet şişeler, meşrubat kutuları, strafor kutular, gıda ambalajları, çekirdek paketleri, sigara paketleri, bebek bezleri, aklınıza gelebilecek her şey. Sanki bir sürü evin çöpü etrafa dağıtılmış gibi. Toplayabildiğim kadarını götürüp konteynere atıyorum. Sonra çadırımı kurmaya karar verdiğim yeri iyice temizliyorum ve yerleşiyorum.
Kimse gelip gitmiyor. Bu kadar çöp atılmış olan yerde insan olmaması ilginç. Kararmaya başlayan havayla birlikte, kamp ocağında ısıttığım konserve akşam yemeğimi yiyorum. Kafa lambasının ışığında kitap okuyorum, müzik dinliyorum. Gecenin sonunu sahilin arka tarafındaki bu ağaçlıkta kurduğum çadırımda uykuya dalarak getiriyorum.
Ertesi sabah, çadırı çevreleyen ağaçlardaki kuşların cıvıltılarıyla uyanıyorum. Nerede olduğumu hatırlamam biraz zaman alıyor. Sabahları bu oyunu sevmeye başlıyorum. Uyandığımda etraftan gelen seslerden, çadıra vuran ışıktan, yattığım yerin şeklinden nerede olduğumu hatırlamaya çalışmak çok eğlenceli. Evet, Patara Plajı’nın batı ucunda, Karadere Köyü’nde, sahilin arkasındaki ormandayım.
Çadırdan çıkıyorum, etrafta hâlâ kimse yok. Mataramda dünden kalan suyla dişlerimi fırçalıyorum, yüzümü yıkıyorum, kalanını içiyorum. Telefonumu, cüzdanımı küçük sırt çantama atıp, matımla birlikte ağaçların arasından sahile iniyorum.
Burası Aslında Patara Plajının Batı Ucu

Patara Plajı kilometrelerce sahiliyle önümde uzanıyor. Biraz yürüyorum, sonra matımı kumların üzerine serip, esneme hareketlerimi yapıyorum. Güneş bütün bedenimi ısıtıyor. Sabah egzersizimin ardından denize giriyorum, yüzüyorum. Sonra çıkıp güneşleniyorum.
Acıkınca yeniden çadırımın başına dönüyorum. Karadere Köyü’nde komşusu olduğum tek kampingin dış tarafına koydukları duşlarda yıkanıp tuzlarımdan arınıyorum. Ardından kamp ocağımda su ısıtıp kahve yapıyorum. Günlük notlarımı tutarken kahve ve yemişlerle kahvaltımı yapıyorum.
Kahvaltıdan sonra, kamping bahçesinde gördüğüm bir çalışandan rica edip aldığım iki büyük çöp torbasıyla çadırın etrafında daha geniş bir halkada bir tur daha çevre temizliği yapıyorum. Ağaçlık alan iyice temiz artık.
Vakit öğlene geliyor. Bir tur daha duş alıp üzerime temiz bir tişört geçiriyorum. Ardından niyetim kampingdekilerle tanışmak. Yine kıymetli eşyalarımı yanıma alıp bahçeye yöneldim.
Karadere Green Park Kamping
Ahşap çitli bahçeye geliyorum. Karşıma gelen tek katlı, geniş, etrafı brandalarla çevrili restorana giriyorum. Yaklaşık 25-30 metre uzunluğundaki restoranın sol tarafı boydan boya mutfak, tezgâh, kasa, raflar şeklinde uzanıyordu. Sağ tarafta da iki sıra halinde restoran masaları yer alıyordu. Salonun sonunda, sağ ileri köşede sedir oturma grubu vardı.
İçeride misafir yok. Sedirin arkasına denk gelen duvardaki televizyonda bütün gün haber yayını yapan kanallardan birisi açık. Az önce kendisinden çöp poşeti aldığım ve daha sonra tanışacağım Mehmet var.
11 Şubat 2026, Burak Süalp©
Bu yazının ilk sürümü 2020 yılında Sen ve Ben Dergi’de yayınlanmıştır.
Yorum gönder