Kampta İngilizce Dersleri
Mehmetle kampta İngilizce dersleri yapmaya böylece karar vermiş oluyoruz.
Ertesi sabah deniz faslından önce mutfağa uğruyorum. Henüz ortalarda kimse yok. Kasanın yanında duran yapışkanlı kağıtlardan alıyorum. Ardından üzerlerine gün içindeki vakitleri Türkçe ve İngilizce olarak yazıyorum.
Sabah-Morning
Öğle-Noon
Öğleden sonra-Afternoon
Akşam-Evening
Gece-Night
Kağıtları buzdolabının üzerine yan yana yapıştırıyorum. O sırada restorana giren Aydın Abi’nin arkamdan sesleniyor:
– Günaydın Burak Bey.
– Oo, Aydın Abi, günaydın.
Aydın Abi gülüyor:
– Mutfağa girdiğini Mehmet görmesin.
– Yani görmesin, duymasın abi. Keser beni valla. Aramızda kalsın.
Diyorum, gülüyorum ben de. Daha önce de dediğim gibi, Mehmet çok titiz. Mutfaktaki her şeyin yeri belli ve kimsenin mutfağa girmesinden hoşlanmıyor.
– Bu sabah spor yok mu?
– Olmaz mı? Şimdi iniyorum sahile. Katılacak mısın bana?
Aydın Abi gülüyor.
– Oldu. Benden kaplumbağalara selam söyle sen.
Mutfaktan çıkıyorum, Aydın Abi’yi gazetesi ile baş başa bırakıp sahile iniyorum. Sabah denizinin, yürüyüşün ve egzersizlerin ardından kampinge geri dönüyorum. Nitekim Mehmet kahvaltı tabağımı hazırlamış, mutfak tezgahının üzerine bırakmış.
Ekmek kızartıyorum, kahvaltı tabağımı ve çayımı alıp bahçeye çıkıyorum. Az sonra Mehmet de çıkıp geliyor.
– Günaydın Mehmet.
– Günaydın Burak Bey.
– Nasılsın bu sabah?
– Sağolun, iyiyim, siz nasılsınız?
– Ben de iyiyim Mehmet. Mutfaktaki mesajlarımı gördün mü?
– Gördüm, gördüm. Yani hızlı başladık valla.
Gülüyorum.
– Daha beş kelime yazdım yahu. Gün boyunca buzdolabını her açtığında o yazdıklarımı okur musun? Acele etmeden, ağır ağır.
– Okurum Burak Bey. Dünkülerle birlikte yedi oldu ama.
– Hadi hadi, sende kavgada yumruk sayma artık. Kolay gelsin. Bir de şu telefonunu alabilir miyim?
– Buyrun, ne demek.
Mehmet’in telefonun alıyorum, dil öğrenme uygulamasını indiriyorum.
Sonra Mehmet izlerken ayarlarını yapıp Mehmet’e geri veriyorum.
– Bak şimdi. Bu uygulamadaki ilk bölümü bugün iki kere tekrar etmeni istiyorum. Bir tur şimdi, kimse gelmeden. Bir tur da öğleden sonra ya da akşamüstü.
– Tamam o iş bende.
– Yarın sabah bu bölümlerin üzerinden birlikte geçelim, olur mu?
– Tabii ki Burak Bey. Geçelim. Ama ben kahvaltınızı bölmeyeyim daha fazla. Afiyet olsun Burak Bey.
Mehmet dönüp restorana doğru ilerlerken arkasından bakıyorum. Umarım bu iş olur.
Böylece Mehmet’le İngilizce derslerimiz başlıyor. Artık her sabah denize inmeden önce mutfağa uğruyor, yapışkanlı kağıtlarla mesajlar bırakıyordum.
Çatalların üzerine bir not: Fork.
Kaşıkların üzerine bir tane: Spoon.
Bir tane de bıçakların üzerine: Knife.
Tabakların üzerine bir tane daha: Plate.
Gün içinde notları okuyup okumadığını, uygulamadaki bölümü çalışıp çalışmadığını takip ediyorum. Sonrasında o güne kadar öğrendiği kelimeleri tekrar ettiriyorum. Yazarak çalışmaya ikna edebilsem daha hızlı ilerleriz muhtemelen ama ona hiç yanaşmıyor. Dolayısıyla çalışmalarımız hep sözlü tekrara kalıyor.
Böylece kampta İngilizce dersleri başlıyor.
Her sabah mutfağa yeni notlar bırakıyorum.
Günaydın-Good Morning
İyi Günler-Have a Nice Day
İyi Öğleden Sonraları-Good Afternoon
İyi Akşamlar-Good Evening
İyi Geceler-Good Night
Çalışmalarımız aynı hızla her gün devam ediyor. Fakat İsmail’in gülmelerine, Aydın Abi’nin takılmalarına rağmen Mehmet vazgeçmiyor. Hatta İngilizce’nin yanına Instagram derslerini de ekliyoruz.
İlerleyen günlerde kampinge gelen yabancı misafirlerle konuşurken yanımda durmasını ve izlemesini istiyorum. Mehmet’in kendi başına misafir karşılayıp, İngilizceye çevirdiğim menüyle sipariş alması iki haftayı bulmuyor.
Sonrasında kendi ağırladığı misafirlerden aldığı bahşişle bana ısmarladığı biranın kıymetini düşünebiliyor musunuz?
Bilgiyi paylaşmak ve öğrenmek isteyenlere yardımcı olmak iyi hissettiriyor. İnsanlarda bırakabileceğimiz en güzel iz sanki.
Çok kıymetli.
12 Şubat 2026, Burak Süalp©
Bu yazının ilk sürümü 2020 yılında Sen ve Ben Dergi’de yayınlanmıştır.
Yorum gönder