Şimdi yükleniyor
Yazı: Hoşçakalın!

Hoşçakalın!

Hoşçakalın demeden önce sizlere son olarak şunları söylemek istiyorum. Yeni hayatımı deneyimlediğim, alışmaya çalıştığım ilk 6 ayda başımdan geçenleri becerebildiğim kadarıyla paylaştım.

Yola çıkmadan önce şehirdeki eşyalarımdan, bağlarımdan, yüklerimden kurtulmuştum. Oysa yolda anladım ki daha da kurtulmam gerekiyormuş.

İstanbul’a döndükten sonra, sadece kendisi 3kg gelen çantamı sattım, bir kilo gelen bir çanta aldım. Aynı şekilde çadırımı eskisinden çok daha hafif yeni bir çadırla değiştirdim. Kıyafetlerimi iyice azalttım. Kurtulduğum her bir parçayla birlikte sırtımdakiyle beraber zihnimdeki yük de azalıyordu.

Anladım ki sırtına yük olan, zihnine de yük oluyor.

Bedenimin kıymetini daha iyi anladım. Aslında tek sahip olabildiğimiz, üstünde hükmümüz olan şey bedenimizmiş. Bu kadar kıymetli, bu kadar önemli olan, hayatımızın öznesi bedenimiz şehirli hayatımızda hayli nesneleşmiş oysa.

Bedenimizle neredeyse sadece estetik kaygılarla ilgileniyor, bir tarafı ağrımadıkça ilgi göstermeyi ihmal ediyoruz. Halbuki bedenimiz bize düzenli olarak mesajlar veriyor, kendisi için faydalı olan ve olmayan şeyler konusunda bizi uyarıyor. Bize faydalı olmayan şeylere günü geldiğinde hoşçakalın diyebilmek önemli.

Diyebilirsiniz ki, bedenimizi dinlemek için illâ ki yollara mı düşmek gerekiyor. Hayır, tabii ki bunu olduğumuz yerde de yapabiliriz. Ben bu deneyime yolda ulaştım, onun için burada paylaşıyorum.

Bedenimizi dinlersek o bize ihtiyacını söylüyormuş.

İstanbul’daki hayatımda dakikalarla, kimi zaman saniyelerle yarışırdım. Bir güne çok şey sığdırabilmek için her şeyi hızlı yapar, aylar sonra gitmeyi düşündüğüm tatilin biletlerini bile ekonomik olması için önceden satın alırdım. Dolayısıyla zamanımın çoğu planlı, önceden belirliydi. Pardon, zamanımın değil. Hayatımın.

Sahi, zaman neydi? Neden bu kadar önemliydi? Bütün insanlık bu kadar senkronize yaşamamız şart mı? Neden? Elbette bunun toplumsal nedenleri var, ben de biliyorum. Benim sorum kişilere. Neden bu kadar zamana bağlı yaşamak durumundayız? Hayatımızı zaman dilimleri ile planlamak mantıklı mı?

Örneğin her günü, her haftayı birbirinin aynı yaşadığımız sürece 10 yıl az ya da fazla yaşamamızın ne önemi var? Aslolan yaşadıklarımız değil mi?

Hayatta geçimini sağlamak, ele güne muhtaç olmamak elbette önemli. Bunun için en azından temel ve zaruri ihtiyaçlarımızı karşılayacak kadar birikim yapmak da mantıklı. Peki bunun sınırı ne? Bir ev sahibi olmak mı? Bir ev, bir de yazlık mı? Nerede? Hangi ilde, hangi semtte?

Maddiyat, tamam, önemli. Lâkin ben anladım ki kapısını çaldığınızda soru sormadan açacak arkadaştan daha kıymetli bir şey yokmuş.

Mal değil insan biriktirmek önemliymiş.

Yollarımız bir yerde kesişene kadar, hoşçakalın!

Elbette yerleşik yaşamın da bir dizi avantajı, güzel yanı var. İnkâr etmiyorum. Lâkin bunların kıymeti kişiden kişiye değişebilir. Ben hayatı yolda daha çok sevdim. Hayat yolda güzelmiş.

Kararımı vermiştim. Önce Bodrum’a, oradan da İstanbul’a dönecektim. Elimdeki malzemeleri satacak, ardından daha hafif malzemeler alacaktım.

Bir yolun sonu, başka bir yolun başlangıcı olacak.

Ağırlıklardan kurtulacak, göçebe hayatıma devam edeceğim.

Bir gün bir yerde yollarımız kesişene kadar, hoşçakalın!
 


13 Şubat 2026, Burak Süalp©

Bu yazının ilk sürümü 2020 yılında Sen ve Ben Dergi’de yayınlanmıştır.

Yorum gönder