Senin Departman Ne?
Hayat ne garip demiştim. Evet, 6 ay önce, dünyanın en büyük şirketlerinden birinin çalışanı olarak, bir plazanın 19. katında, ülke ortalamasının hayli üzerinde bir gelirle şirketin müşteri projelerini yönetiyor, seyahatlerimde 5 yıldızlı otellerde konaklıyordum. Her yıl bir kaç kez yurtdışı seyahate çıkıyordum. Şimdi ise Muğla’ya bağlı Seydikemer’in köyü olan Karadere’de bir kampingde bungalovda kalıp yarı zamanlı iş yapacağım. İş de ne? Turistlerle sohbet etmek. Üste para versem yeridir. Daha ne isterim Allah’tan? Düşündükçe gülesim geliyor.
Bungalovuma yerleştikten sonra akşam yemeği için restorana geçiyorum. Bu restoran hem kampingde konaklayan turistlere hem de civar köylerden gelen, alkol alıp köfte ya da balık yiyen köylülere hizmet veriyor. Önümüzdeki bir ay boyunca birbirinden tamamen ayrı bu iki tipolojinin, bambaşka kültürlerin burada buluşmasını gözlemlemek benim için çok ilginç olacak.
Kampta İlk Akşam Yemeği
İçeride birkaç masaya yayılmış Karadere’li ya da civar köylerden gelmiş misafirler oturuyor. Televizyonda yerli bir film oynuyor. Tezgâhın mutfak tarafında Mehmet sipariş hazırlıyor, ön tarafında İsmail masaların arasında dolaşıp servis yapıyor.
Nereye otursam, ne yapsam diye etrafıma bakınırken, üç tane misafirin yanında ayakta sohbet eden Aydın Abi sesleniyor. Ardından yanına davet ediyor, masaya oturtup, Karadere’nin köylüsü misafirlerle tanıştırıyor. Rakı ikram ediyorlar. Kampingde çalışmaya başlamış yeni bir personele bakar gibi değil, bir nevi köylerine gelmiş misafir gibi bakıyorlar. Haliyle onlar da hikayemi dinlemek istiyorlar. Belli ki Aydın Abi önden girizgâh yapmış, meraklarını artırmış.
Ben de yemek siparişimi verdikten sonra anlatmaya başlıyorum. Uzun yıllardır İstanbul’da yaşadığımı, Cihangir’de oturduğumu, mühendis olduğumu anlatıyorum. Ardından bu yaşa kadar büyük bir uluslararası şirkette çalıştığımı, şimdi o hayatı geride bıraktığımı ve göçebe yaşamaya başladığımı söylüyorum. Masadakiler sessiz sessiz dinliyor, arada sadece çatal bıçak sesi geliyor. Çevre masalar bile yavaş yavaş sessizleşmiş, kulak kabartmış beni dinliyor. Onlar bir tepki vermedikçe ben de anlatmaya devam ediyorum.
Lâkin dinleyişlerinde, bana ve birbirlerine bakışlarında bir gariplik var. Tamam, onlar açısından hikayemin ilginç olduğunu kabul ediyorum. Fakat bakışlarından anlattıklarımın hiç inandırıcılığı yokmuş gibi hissediyorum.
Hikayemi tamamladığımda bir sessizlik oluyor. Karşımda oturan, yaşı yaşıma yakın görünen ve sanırım aralarında biraz daha sözü dinlenen adam, biraz da anlattıklarımı teyit etmek ister gibi ilk soruyu soruyor:
– Yani şimdi mühendis misin sen?
– Evet mühendisim.
Ardından teyit soruları birer birer devam ediyor:
– Ne mühendisi?
– Elektronik ve Haberleşme mühendisiyim.
Yanında oturan giriyor araya:
– Hangi okulda okumuştun?
– İstanbul Teknik Üniversitesi’nde.
Bir yandan soruyor, bir yandan arada rakılarını yudumluyor, her cevabımdan sonra birbirlerine bakıyorlar. Anlattıklarımın yarattığı etkiyi anlayabiliyorum. Fakat bu derece garipseyeceklerini tahmin etmiyordum.
Artık sorular peş peşe geliyor.
– İstanbul’da Amerikan şirketinde mi çalışıyordun?
– Evet, bilişim firmasında çalışıyordum.
– Bilgisayar mı yani?
– Eh, evet, bilgisayar firması, ama büyük.
– Kaç ülkeye gittin?
– Valla tam saymadım. Ama çok…
Rakılar boşalıyor, rakılar doluyor. Tekrar karşımda oturan alıyor sözü:
– Hangi semtte oturuyordum dedin sen İstanbul’da?
– Cihangir.
– Hani şu artistlerin Cihangir mi?
– Eee…
“Evet” dedim. Artistlerin Cihangir. O sırada açık olan TV’deki Oflu Hoca’yı işaret ettim, “Çetin Altay” dedim “Alt kat komşumdu.”
Önce televizyona sonra bir kere daha birbirlerine baktılar. Karşımda oturan, diğerlerinin de biraz daha saygı gösterdikleri adam, biraz da toparlamak ister gibi özet geçti:
– Yani sen şimdi İstanbul’da, Cihangir’de oturuyordun, Amerikan şirketinde çalışıyordun, sonra dedin ben artık böyle yaşamayacağım, s.kerler böyle hayatı dedin, hepsini bıraktın böyle yola düştün öyle mi?
– Eee, yani s.kerler kısmı hariç…
Deyip kalıyorum kaldım. Adam biraz masaya yaklaşarak ve sesini de alçaltarak ciddi ciddi soruyor:
– Birader sen niye bizi yiyon?
– Nasıl?
– Yok, hani burada aramızda yabancı yok. Hepimiz vatanına bağlı insanlarız. Bak Aydın Abi emekli jandarma astsubay. Senin departman ne?
– Departman mı? Ne departmanı?
Anlamaza yattığımı düşünüyorlar ama gerçekten anlamıyorum. Aydın Abi’nin emekli astsubay olduğundan zaten haberim yok. Sağımda oturan da diğer masalardan duyulmayacak şekilde sesini alçaltarak soruyor:
– Abi sen JİTEM değil misin? Çekinmene gerek yok.
– JİTEM mi? Yok birader, n’aptın…
Dedim ama, yok, inandıramadım.
Anlattığım garip yol hikayesinin üzerine saçımı-sakalımı, küpelerimi, konuştuğum İstanbul Türkçesi’ni ekleyince onlar zaten kararlarını vermişler. Karşımda oturan devam ediyor:
– Ya şimdi açık açık istihbaratım diyemezsin tabii ki ama bak bizden laf çıkmaz birader, aynı vatanın evlatlarıyız. Merak etme, burada bize emanetsin.
– Arkadaş tabii ki aynı vatanın evlatlarıyız onda sıkıntı yok, ama yok öyle bir şey, en son askerliğimi jandarma olarak yaptım ben, jandarmalıkla başka bir alâkam yok.
– Hah, bak işte şöyle. Sınıfın neydi?
– Sınıfım komandoydu. Ama öyle dağlarda falan görev yapmadım ben kısa dönem askerdim, 6 ay yaptım askerliğimi, poşet derlerdi bize. Acemi eğitiminden sonra da yabancı dil sınavıyla turizm jandarmalığına geçerek yaptım.
“Sınıfım komandoydu” cevabından sonrası bir kulaklarından giriyor, öbüründen çıkıyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Ne kadar yok öyle bir şey desem de inandıramıyorum. Yüzlerindeki ifadeden belli oluyor. Tuvalete gitmek için kalktığımda, hepsi sandalyelerinden kalkar gibi hafif doğrulunca bu etiketin üzerime çok fena yapıştığını fark ediyorum.
Kabul, inanılmaz avantajlı bir durum, dediklerini kabul etmiş gibi davransam bir daha kimse bana dokunmaz. Lâkin kalkıp ortada öyle bir şey yokken askerim, hele istihbaratçıyım falan diyemezsin. Yarın bir gün gerçekten buraya istihbarat gelir, görürsün dünya kaç bucak.
Karadere’de Suriyeli Göçmenler
Yalnız, bu adamlar da kampa gelen benim gibi bir yürüyüşçüyü durduk yerde sivil jandarma zannetmiyorlar. Olayı sonradan öğreniyorum. Karadere’ye iki hafta önce Suriye’den teknelerle mülteciler gelmiş. Artık ne kadarı doğru ne kadarı yanlış bilmiyorum, içlerinde de teröristler varmış. Benden birkaç gün önce Jandarma gelmiş, bölgede operasyon yapmış. Jandarma’nın köyden ayrılmasının ertesi günü de benim garip hikayemle gelip kampinge yerleşmem köylülerin sivil jandarma olduğuma hükmetmeleri için yeterli olmuş.
Masaya döndüm fakat konuya dönmüyorum. Biraz Karadere’yi soruyorum, biraz Likya Yolu’nu konuşuyoruz. Fakat tavırları, bakışları, hareketlerimi incelemeleri hiç değişmiyor. Ne kadar inkâr edersem edeyim istihbaratçı olma olasılığım çoktan hepsinin kafasına kazınmış.
Bir süre sonra izin istedim masadan kalkıyorum. Aydın Abi’den bana bir hesap açmasını rica ediyorum. Ertesi gün köye gidip para çekeceğimi söylüyorum. Tamam, sen zaten misafirimizsin, sıkıntı yok diyor. Teşekkür edip çıkıyorum.
Gökyüzü pırıl pırıl, milyonlarca yıldız yanıp sönüyor, Akdeniz’in suları kumsala vuruyor. Kampingde ilk gecemi geçireceğim bungalovuma geçiyorum. Yeni işimi, yemekte konuşulanları düşünerek ve kendi kendime gülerek uykuya dalıyorum.
11 Şubat 2026, Burak Süalp©
Bu yazının ilk sürümü 2020 yılında Sen ve Ben Dergi’de yayınlanmıştır.
Yorum gönder