Yediburunlar
Catchy Camping’in önünden geçen asfalt yol kıvrıla kıvrıla aşağıya doğru iniyor. Birkaç yüz metre kadar yol kenarından yürüdükten sonra işaretleri takip ederek asfalt yoldan ayrılıp taşlık bir patika yoldan yürüyüşe devam ediyorum.
Yürüyüş batonlarını kavga etmek için değil, amacına uygun kullanırsanız çok faydalılar. Düz yolda ya da tırmanış etaplarında bacaklarınızdaki yükü kollarınıza paylaştırmaya yaradıkları gibi, iniş etaplarında da kaymanızı, düşmenizi engellemekte çok yardımcı oluyorlar. Yürüyüşüm sırasında en önemli eksiğim bir çift batondu.
Yediburunlar yolunda tanışma

Bir ara mola vermiş, yolda bulduğum bir ağaç parçasını yontarak kendime yürüyüş batonu yaparken 60 yaşlarında Fransız bir çift arkamdan gelip bana yetişiyorlar: Gerard ve Cathy. Hızlı bir tanışmanın ardından yürümeye birlikte devam ediyoruz.
Medeni insanlarla bu iş çok kolay. Karşılaş, tanış, sana uygun insanlarsa birlikte hareket et, değillerse hoşça kal de, yoluna devam et.
Mola verdiğimizde bana mandalina ve okaliptüslü şeker ikram ediyorlar. Ben de onların fotoğraflarını çekiyorum.
Yürüyüş sırasında bir kere onlar, iki kere de ben işaretleri şaşırıyoruz. Türkiye: 1 Fransa: 2. Bir müddet daha birlikte yürüyoruz fakat sonra onlar hızlanıyor. Bense Yediburunlar etabının tadını çıkartarak ağır adımlarla yürüyüşüme devam ediyorum.
Yol boyunca pek az yaban hayvanı görüyorum. Kimi yerlerde semenderler, çekirgeler, az da olsa kelebekler, bolca da arı. Zaman zaman da serbest otlayan, sarp kayalıkları seke seke geçen keçiler. Keçi grupları genellikle 5-6 keçiden oluşuyor ve lider keçinin boynundaki çıngırağın sesini takip ediyorlar.
Yediburunlar Gey Köyü
Alınca’dan başlayan bu etap bir dağ köyü olan Gey’den geçiyor. Köye vardığımda Özkan’ın tavsiyesi üzerine Hatice’nin evinde durup mola veriyorum. Hatice biri kız, ikisi erkek 3 çocuk annesi genç bir kadın. Hem küçük bir bakkal işletiyor hem de yürüyüşçülere yemek yaparak bir miktar para kazanıyor. Üç çocuğundan polis olmak isteyen Tuğba sekizinci, kardeşi Özgür dördüncü sınıfa gidiyor. İkisi de sessiz çocuklar ama dört yaşındaki Eren hiç de öyle değil, gayet konuşkan.
Kabak’tan beri ilk kez burada bakkal var. Bakkal dediğime de bakmayın, iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar ürün ya var ya yok. Bir-iki konserve, abur cubur, makarna vs. Çoğu boş raflardan yiyecek bir şeyler alıyorum ama küçücük Eren raflardaki her şeyi bana satmaya çalışıyor. İleride harika bir satıcı olacağı şimdiden belli.
Hatice’nin hazırladığı acılı tarhana çorbasını içiyorum, menemenin de yarısını yiyorum. Daha sonra yemek üzere menemenin kalan yarısını yarım ekmeğin içine, salatanın kalanını da yemek kabıma koyuyorum. Yaklaşık bir saatlik bir molanın ardından yola devam ediyorum.
Gey Köyü’nden sonra rota yeniden aşağı eğimli hale gelmeye başlıyor. Yolda bir ara tarlaların içinde tek bir lahit görüyorum. Tek bir kral mezarı. Yazı yok, bilgi yok, kırılmış ve her ne çıktıysa çalınmış, içinde ateş yakılmış. Sanırım bir tek patlayıcı maddeyle saldırmamışız. İnsan, aç gözlülüğün ve cehaletin bu kadarına katlanamıyor.
Yoluma devasa zeytin ağaçlarının arasından devam ediyorum. Bu ağaçların gövdeden ayrıldıktan sonra yere paralel uzamış kalın dalları kalaslarla yerden desteklenmiş. Uzaktan ağaç topluluğu gibi görünen şeyin aslında tek bir ağaç olduğunu yanına yaklaşınca anlıyorsunuz. Muazzam.
Hava kararmaya yakın, Gey ile Bel köyleri arasında, Yediburunlar koylarından birini yukarıdan gören harika bir seyir tepesi buluyorum. Etrafta kimse yok. Çadırımı kuruyorum. Sağdan soldan çalı çırpı, kuru ağaç parçaları toplayıp kamp ateşimi yakıyorum. Çay demliyorum ve Hatice’nin yerinde hazırladığım menemenli yarım ekmeği yiyorum.




Kamp Ateşi Başında
Etrafta, karanlığın içinde bir sürü küçük, parlak göz yanıp sönüyor. Muhtemelen örümcekler, tanımadığım başka böcekler. Kimi hareket ediyor kimi sabit ateşi seyrediyor. Bir ara ileriden, karanlığın içinden daha büyük bir hayvanın sesi geliyor. Sahipli keçiler sürülerinden pek ayrılmıyor ama buralarda dağ keçileri de var. Onlardan biri olabileceğini düşünüyorum, ekmeğimin yarısını bölüp, sesin geldiği yönde ateşin 8-10 metre ilerisine bırakıp yerime dönüp oturuyorum.
Karanlığın içindeki keçi az sonra dikkatli dikkatli ekmeğe yaklaşıyor. Ardından bir süre beni seyrediyor, ekmeği kokluyor. Önce yaladığı ekmeği hızlıca kapıyor, bir iki lokmada yutuyor. Menemenli ekmeğe bayılmış olmalı ki etrafta biraz daha aranıyor. Ardından kendisine bir zarar vermeyeceğime ikna olmuş olmalı, ekmeği yediği yerde diz çöküp oturuyor. Gözünü kırpmadan ateşi ve beni seyrediyor.

Elbette doğada en küçüğünden en büyüğüne kadar her canlıya karşı dikkatli olmalıyız. Hem kendimiz hem de onlar için. Lâkin birçok kez, bulunduğumuz yerin onların evi olduğunu, bizim de orada misafir olduğumuzu unutmadan onlarla iletişim kurabilmemiz mümkün. Sakin olun, iletişim önceliğini onlara tanıyın. Bırakın kendisine zarar vermeyeceğinizi anlasınlar.
Açıkçası bu şehirde de böyle. Gördüğünüz her kediyi, her köpeği hemen dokunarak sevmeyin. Bırakın önce sizi koklasınlar, önce onlar size sürtünsün sonra siz sevin onları. Konuşun onlarla. Elbette kullandığınız kelimeleri anlamazlar. Fakat vücut dilinizden, çıkarttığınız seslerden ruh halinizi anlarlar.
Uzun lafın kısası, Yediburunlar’a bakan o ıssız toprak terasta, o geceyi gökyüzünde milyonlarca yıldız, karanlığın içinde bir sürü minik göz ve bana on metreden fazla yaklaşmayan bir keçiyle geçirdim. Muhteşem bir tecrübeydi.
Gecenin sonunda ateşi söndürüp çadırıma geçtim, yeryüzünde o an orada olmaktan ne kadar mutlu olduğumu düşünerek uykuya daldım.
10 Şubat 2026, Burak Süalp©
Bu yazının ilk sürümü 2020 yılında Sen ve Ben Dergi’de yayınlanmıştır.
Yorum gönder