Bugün Günlerden Ne?
Yediburunlar üzerinden Akdeniz’e bakan o ıssız toprak terasta, geceyi gökyüzünde milyonlarca yıldız, karanlığın içinde bir sürü minik göz ve bana on metreden fazla yaklaşmayan bir keçiyle geçirmiştim. Muhteşem bir tecrübeydi. Gecenin sonunda ateşi söndürüp çadırıma geçmiş, yeryüzünde o an orada olmaktan ne kadar mutlu olduğumu düşünerek uykuya dalmıştım.
17 Ekim 2017, Gey. Günün ilk ışıklarıyla erkenden uyanıyorum. Taşıdığım yüke, her gün kilometrelerce yürümeye, her gece başka bir yerde uykuya dalıp, kimi zaman bir bungalovda yatakta, kimi zaman çadırda matın üzerinde uyanmaya iyice alıştım. Artık ağrım sızım kalmamıştı. Yattığım yerde geriniyorum, sırtüstü yatar vaziyette ellerimi başımın arkasında birleştirip ensemi avuçlarıma alıyorum. Çadırın tepesini seyrediyorum. Sabah güneşi çadıra vurmuş, yeşil yeşil ısıtıyor, uzaklardan deniz kokusu geliyor. Gavurağılı Köyü’ne yürüyeceğim.
Bugün günlerden ne?
Hangi günde olduğumu hatırlamaya çalışıyorum, hatırlayamıyorum. Saymaya çalışıyorum, çıkartamıyorum. Hangi günde olduğuma dair hiçbir fikrim yok. Bunun bir önemi var mı?
Uyandığım günün hangisi olduğunun, yani bugün günlerden ne sorusunun cevabının bir önemi yok. Fakat hangi güne uyandığımı bilemememin çok önemi var. Yıllarca günün hangi dakikasında olduğumu bile bilmiştim. Ofisten ne zaman çıkacağımı, ne zaman yemek yiyeceğimi, hangi faturayı hangi gün ödeyeceğimi, hiç de umurumda olmayan yıldönümlerini ezbere bilmiştim. Şimdiyse uyandığım günü bile bilmiyorum. Nefes alıyorum, esniyorum, Akdeniz’den gelen müthiş kokuyu içime çekiyorum.
Matın üzerinde bir süre daha tembellik yaptıktan sonra kalkıp çadırdan çıkıyorum. Kahve yapacak kadar suyu demliğe, gün içinde içeceğim yarım litre kadar suyu da matarama koyuyorum. Kalan suyla dişlerimi fırçalayıp, yüzümü yıkıyorum. Ardından matımı çadırdan çıkarıp toprağa seriyorum. 10dk kadar süren sabah egzersizimi yapıyorum.
Huzur bulmak için bu anlara özel anlamlar yükleme, kimi davranışları ritüelleştirme ihtiyacı duymuyorum. Zihinsel olarak zaten huzurlu olduğum bu yerde bir yandan da bedenimi esnetiyor, yeni güne hazırlıyorum. Güneşi selamlamak, bir şeyler için şükretmek bana göre değil. Yapana da itirazım yok. Herkes nasıl mutlu oluyorsa öyle yapabilir.
Bir önceki günden ayırdığım salatayla ve Gerard’ın verdiği mandalinayla kahvaltımı yapıyorum. Matın üzerinde kucağımda defterim günlük notlarımı tutarken etraf oldukça sakin. Bulunduğum yerden gelip geçen kimse olmadığı gibi çevrede de akşamki hareketlilikten eser yok. Denizin üzerinde yüksekte uçan kuşlar var ama türlerini çıkartma şansım yok. Martı olabileceklerini düşünüyorum işin kolayına kaçarak.
Kamp ocağının üzerinde kaynayan suyla kahvemi yapıyorum. Yola çıkmadan önce bulunduğum yerin biraz daha keyfini çıkartmak üzere matın üzerine uzanıyorum, Kate Clow’un kitabından o gün yürüyeceğim rotayı okurken kokusunu içime çeke çeke kahvemi içiyorum. Alınca’dan sonra geçtiğim Gey ile Bel köyleri arasında bir noktadayım. Buradan sonra Bel Köyü’nün ardından, Belçeğiz’i geçip akşama Gavurağılı’na varmayı planlıyorum.
Alınca’dan Bel’e giden ikinci bir rota da Sidyma Antik Şehri’nden geçiyor.
O alternatif rotayı da bir başka Likya Yolu yürüyüşüne bırakarak bu sefer Gey üzerinden yürüyorum.
Kahvemi içip yol planını çalıştıktan sonra kalkıyorum, eşyalarımı ve çadırımı toplayıp çantama yüklüyorum. Akşam ateş yaktığım yerin etrafı taşlarla çevrili olsa ve görünürde yanan bir şey kalmamış olsa da ateşin tamamen söndüğünden emin olmak için üzerine su döküyorum ve toprak atıyorum. Ardından mıntıka temizliğimi yapıyorum ve toprak terası tertemiz bırakarak çantam sırtımda yola düşüyorum.
Sahi, bugün günlerden ne?
10 Şubat 2026, Burak Süalp©
Bu yazının ilk sürümü 2020 yılında Sen ve Ben Dergi’de yayınlanmıştır.
Yorum gönder