Şimdi yükleniyor
Yazı: Gavurağılı

Gavurağılı

Yol boyu karşımda, Yediburunlar’ı oluşturan yamaçlardan birinin üzerinde, sarp kayalıklarda oradan oraya seken keçileri görüyordum. Gece yanıma gelen ve ateş başında oturan belki de onlardan birisiydi. Tabi kesin olarak bilme şansım yok.

Konakladığım manzara terası benzeri o noktaya Gey köylüleri harman yeri diyormuş. Sonradan öğrendim. Buradan itibaren yürüyüşüme orman içinden ve çoğunlukla kolay bir yoldan devam ediyorum. Yol boyu taşların arasından semenderler, böcekler hatta tepelerden de keçiler eşlik ediyor. Nihayet Yediburunlar’ı geçip anayola varıyorum.

Bel Köyü

Birkaç evin arasından geçip küçük köyün meydanına doğru ilerliyorum. Burada kimi bahçe duvarlarının içinde, taşlar arasında tarihi eser parçaları açık seçik görünüyor.

Tarihi eser kalıntılarını korumanın en iyi yollarından birisi de bu olabilir. Mesela kalıntılara zarar vermeyecek şekilde günlük kullanıma müsaade etmek. Çoğu köy insanı onların değerini biliyor, koruyor.

Köy meydanından geçerken keçilerinin peşinden koşan orta yaşlı bir kadınla karşılaşıyorum. Selam verip Özkan’ın önceki gün tarif ettiği Fatma Abla’yı ve evini soruyorum. Zaten kendisiymiş, gülerek yamaca doğru olan turuncu evi gösteriyor. Odalarını kalanlara kiraya veriyor, hatta kahvaltı, yemek servisi yapıyormuş, ayaküstü anlatıyor.

Evi işaret ederek “Sen eve geç, ben keçileri bir çevirip geliyorum” diye sesleniyor ardından hayvanların peşine gidiyor. Nitekim onun keçileri kovalamasını seyrederek eve doğru ilerliyorum. İki katlı evin avlusunda daha sonradan Fatma Abla’nın eşi ve babası olduğunu öğrendiğim iki kişi oturuyor. Adamlarla selamlaşıyorum, beni buyur ediyorlar. Demlikten çayımı alıp yanlarına oturuyorum. Gavurağılı yönüne yürüdüğümü söylüyorum, sohbete başlıyoruz.

Yaşlı amca felç geçirmiş, oturuyor, pek hareket edemiyor, sesi soluğu da çıkmıyor. Orta yaşlı olan da iki sefer sağ tarafına felç indiğinden bahsediyor. Fakat MR makinesinde dayanamamış, onu anlatıyor.

Yaşlılarla sohbet böyle bir şey.

Neyse ki biraz sonra Fatma Abla geliyor, çayı yeniliyor, peynir ve bal-kaymak ikram ediyor. Kahvaltımı yaparken bahçenin bir tarafına yığılmış 15-20 kadar çanta dikkatimi çekiyor. Dün öğlen saatlerinde Alınca’da rehberleriyle kavga eden grup akşam burada konaklamış. Sabah çıkarken de sırt çantalarını araçla aldırmak üzere bırakıp yola öyle devam etmişler. Neyse ki ben gelmeden ayrılmışlar buradan.

Az sonra Fatma Abla’nın evinin önüne gelen Gerard ve Cathy’e seslenip yoldan çeviriyorum. Peşlerinden gelen iki İngiliz kadınla birlikte bahçeye giriyorlar, onlar da bir mola veriyorlar. Bir süre sonra, önce onlar, arkalarından ben yeniden yola düşüyoruz.

Bel’den sonra Gavurağılı Köyü’ne kadar su kaynağı yok. Ayrıca Belceğiz’de konaklama imkânı bulunmuyor. Gavurağılı’nda da zaman zaman çalışan pansiyonlar var fakat açık olacaklarının garantisi yok. Buradan itibaren yola içme suyunuz dolu çıkmalısınız, hatta bu etapta konaklamayı düşünüyorsanız da çadırınızla kamp yapmanız gerekebileceğini göz önünde bulundurmalısınız.

Bel’den Gavurağılı Yolu

Bel Köyü’nden sonra yol bir süre daha tek şerit asfalt kenarından, genellikle aşağıya doğru eğimli olarak devam ediyor. Dikkatsizliğim sonucu yoldan sapmam gereken yerdeki işaretleri kaçırınca aşağıya doğru yaklaşık 500 metre yanlış yönde devam ediyorum. Yol kenarında traktörlerinin yanında çalışan köylü bir amcayla teyzenin uyarısı ile durumun farkına varıyorum.

Sırtında o yükle güneş altında aynı yolu yokuş yukarı dönmek zorunda kalmak bir ölüm. Fakat yapacak bir şey yok.

Gerisin geri yokuş yukarı tırmanıyorum ve sapaktan Belceğiz yönüne dönüyorum. Duraklayıp dinlendiğim bir sırada yanımdan gelip geçen yabancı çifti az sonra Belceğiz’e vardığımda yakalıyorum. Burada çay ve gözleme satan tek bir köylü var. Hane yok, büyükçe bir keçi ağılı var. Yürüyüş sırasında yürüme sopamı kaybetmiştim, burada yeni bir tane buluyorum ve yola onunla devam ediyorum.

Belceğiz’den sonra yol Gavurağılı Köyü’ne kadar taşların, kayaların arasından, üzerinden zorlu bir inişle devam ediyor. Yolun zorluğuna karşılık manzara müthiş. Yürürken çok dikkatli olmak, manzara seyrederken yine durup bakmak gerekiyor. Bu etapta çok dikkatli olmanızı öneririm. Zorlu inişin sonunda o gece konaklayacağım Gavurağılı’na varıyorum.

Gavurağılı, Yediburunlar’dan sonra gelen, çam ormanı ile kaplı bir burun.

Hemen altında taşlarla kaplı bir sahili var. Görünürde yine kimse yok. Varır varmaz o gece orada konaklamaya karar veriyorum.

Çantam sırtımda, duraklamadan sahile iniyorum, soyunup mayomu giyiyorum. Ardından kendimi dalgalı sulara bırakıyorum. Likya Yolu’nda, yaptığımız yorucu yürüyüşler karşılığında gün sonunda aldığımız en büyük ve güzel ödül bu oluyor. Kimsenin olmadığı koylar, tertemiz deniz. Dalgalar, dalgalar…

Uzun süre yüzdükten ve sahilde kayaların üzerinde akşamüstü güneşinde kuruduktan sonra giyiniyorum. Çadırımı kuracağım yeri seçiyorum, yerleşmeye başlıyorum. O sırada Gavurağılı Burnu’na varan benim gibi yürüyüşçü biri İngiliz, diğeri Rus iki çiftle tanışıyorum.

Çevreden çalı çırpı ve kuru odun toplayıp kamp ateşini hazırlıyoruz. Akşam yemeğimizi ateş başında hep birlikte yiyoruz, gece boyu sohbet edip, gülüp eğleniyoruz.

O akşamki arkadaşlarım da onlar. Gezerken bu iş böyle oluyor. Hızlı tanışıp, hızlı arkadaş olup, bir şeyleri paylaşıp iyi hatıralarla yol alıyorsun.

Bir gece daha, yeni bir güne doğru.


11 Şubat 2026, Burak Süalp©

Bu yazının ilk sürümü 2020 yılında Sen ve Ben Dergi’de yayınlanmıştır.

Yorum gönder