Kesin İstihbaratçıyım
O gün öğleden sonra gelen servis elemanı, güvenlik kameralarının kaydını tutan bilgisayarla bir süre uğraşıyor. Ardından, kayıt programını yeniden kurarak sistemi ayağa kaldırıyor. Akşamüstü saatlerinden itibaren kameralar yeniden çalışmaya, kayıt almaya başlıyor.
İlerleyen saatlerde akşam yemeklerimizi yiyor, restoranda Aydın Abi ile bira içip sohbet ediyoruz. Türk misafirler odalarına, yabancılar çadırlarına çekilmişler. Yani ortalık sakin. Kampinge bakan kapının açılmasının ardından, Ukraynalı çift, adam önde, kadın arkada içeri giriyorlar. Adam oldukça sinirli, kadın ise endişeli ve üzgün. Doğrudan yanımıza geliyorlar ve kırık İngilizceleri ile uyku tulumlarından birisinin kayıp olduğunu söylüyorlar. Kampingin her yerinde kameralar olmasına, alana gün boyunca yabancı kimsenin girmemiş olmasına rağmen böyle bir şeyin nasıl olduğuna akıl erdiremiyoruz.
Ayrıca çadırlarında değeri bir uyku tulumundan çok daha fazla olan telefonları, dizüstü bilgisayarları var. Örneğin onlar dururken uyku tulumlarından sadece birinin çalınmış olması da ilginç. Ukraynalı çift, kamera kayıtlarına bakmak istiyor fakat işin kötü tarafı uyku tulumunun kaybolduğu saatlerde hiçbir kamera kaydımız yok. Bunu izah ettiğimizde adam daha fazla sinirleniyor, kadın ağlamaya başlıyor.
Elimizden geleni yapacağımızı söyleyerek çifti çadırlarına yolluyoruz. Önce kampingin kapılarını kapatıp ışıkları yakıyoruz. Ardından Aydın Abi, Mehmet, İsmail, ben etrafa dağılıp uyku tulumunu aramaya başlıyoruz. Misafirlerin odaları ve çadırları hariç her yere bakıyoruz. Uyku tulumundan eser yok.
Kampingin ışıklarını mecburen kapatıyoruz ve restorana dönüp ne yapacağımızı konuşuyoruz. Yani durum garip. Aydın Abi ile olasılıkların üzerinden geçiyoruz. Gündüz kampinge pek fazla yabancı kişi gelmemişti. Türk misafirlerin yapmış olma olasılığı çok düşük. Fransız gençlerden Jacques gün içinde huzursuzdu, sürekli arkadaşına söyleniyordu ama bu da bir şey göstermez. Ayrıca elimizde kanıt olmadan kimseyi töhmet altında bırakmaya hakkımız da yok.
Jandarma çağırsak bu saatte bir uyku tulumu için gelip gelmeyecekleri şüpheli. Ancak belki Aydın Abi’nin sözü geçerse. Ayrıca Ukraynalı çift de öyle bir talepte bulunmuyor.
Aklıma bir fikir geliyor ama olur mu olmaz mı bilemiyorum.
Aydın Abi’ye anlatıyorum. Aklına yatıyor. Fransız gençlerin çadırını doğrudan gören kamera yok. Mehmet’in kaldığı bungalov ise çadır alanına bakıyor. Onu odasına yolluyorum, kapının önünde her gece yaptığı gibi oturmasını, çadır alanını gözlemesini istiyorum. Ona göre zaten kesin istihbaratçıyım. Dediğimi ikiletmeden yapıyor.
İsmail’den de ön tarafta, kapıda beklemesini, dışarıya kimseyi bırakmamasını istiyorum. Kampingin sadece sahile bakan arka kapısını boş bırakıyoruz. Bahçede bir tur atıp çadırlarının yanındaki çardakta oturan ve etrafı izleyen Fabian’la Jacques’ın yanına gidiyorum. Merakla son durumu soruyorlar.
Kampingin her yerini aradığımızı, uyku tulumunu bulamadığımızı, Jandarmaya haber verdiğimizi, yolda olduklarını söylüyorum. Jandarma gelene kadar da kamptan kimsenin ayrılmayacağını, yol tarafındaki kapıda İsmail’in beklediğini ifade ediyorum. Fabian çoğunlukla sessiz fakat Jacques, gündüz olduğu gibi huzursuz, endişeli.
Yanlarından ayrılıp restorana dönüyorum, ardından bilgisayarın karşısına geçiyorum. Mehmet Whatsapp’tan mesaj atıyor, gençlerin aralarında tartıştıklarını yazıyor. Bir süre sonra bir tanesinin çadıra girip çıktığını, sahile doğru gittiğini iletiyor.
Sahil kapısına bakan kamerayı açıyorum.
Karanlıkta Jacques kolunun altında bir paketle sahile doğru iniyor, yarım dakika sonra eli kolu boş olarak geri dönüyor.
Kafa lambamı takıyorum, sahile doğru iniyorum. Çitlerin etrafına, çalıların arasına, çöp konteynerlerine bakıyorum. En nihayetinde tulumu sahile doğru atılmış olarak buluyorum.
Kampinge dönüyorum, Aydın Abi ve çocuklarla birlikte Ukraynalı çiftin yanına gidiyoruz. Tulumu kendilerine teslim ediyoruz. Artık adamın yüzü gülüyor, kadının gözyaşları ise bu sefer mutluluktan akıyor.
Ne kadar sevindiklerini tarif edemem.
Ardından tulumu nasıl bulduğumuzu, kimin aldığını soruyorlar. Konu tam olarak kapanmadan bilgi vermek istemesek de ısrarları üzerine, sakin olacakları ve münferit bir harekette bulunmayacakları sözünü alarak anlatıyoruz. Konuyu böyle havada bırakmayacağımızı ve çalanlarla da ilgileneceğimizi söylüyoruz. Sayamadığım kadar çok sefer teşekkür ediyorlar.
Nihayetinde onları çadırlarında bırakıp restorana dönüyoruz. Hepimizin neşesi yerinde. Uyku tulumunu bulmuş, sahibine vermiştik ama karar vermemiz gereken son bir konu daha vardı:
Uyku tulumunu çalan Jacques’ı ne yapacağız?
Bunu sormak üzere Aydın Abi’ye döndüğüm sırada olduğum yerde kalıyorum. Aydın Abi barın arkasında duran sopayı almış, Mehmet’i de İsmail’i çağırmaya yollamış. Tamam çocuklara göre kesin istihbaratçıyım ama o da emekli kolluk kuvveti.
– Aydın Abi na’pıyorsun Allah aşkına?
– Burak Bey sen dur, ben şu piçe bir göstereyim burada hırsızlık yapmak nasıl oluyormuş.
– Abi olur mu öyle şey? Hayatta olmaz…
– Sen bir dur. Allah razı olsun, buldun kimin çaldığını ama sonrası bizde.
Aydın Abi çok sinirlenmişti.
– Aydın Abi hayatta müsaade etmem.
– Burak Bey, birisi internete burada hırsızlık oluyor diye bir yorum yazarsa ne olur biliyor musun? Kimse gelmez bir daha. Ders olacak bunlara.
– Abi, burada sopayla adam dövüyorlar diye yazarlarsa ne olacak peki? Ayrıca sen kolluk görevi yapmış insansın en başta senin sakin davranman lazım.
– Çok sakin olacağım merak etme.
O sırada yanında İsmail’le Mehmet geliyor. Olayı çözmüşüm, hırsızı bulmuşum. Şimdi de emekli başçavuşa söz geçirip ikna etmeye çalışıyorum.
Elemanların fikri artık net: Kesin İstihbaratçıyım.
– Abi, Allah aşkına, burada adam dövmek bize yakışmaz. İstiyorsan çağıralım Jandarma’yı, gösterelim kaydı verelim bunları. Ama dövmek olmaz.
– Jandarma uğraşır mı sanıyorsun elin Fransızıyla? Buradan alır yüz metre ileride bırakırlar.
– O zaman bana bırak ben bir gidip konuşayım şunlarla. Kamptan gönderelim. Bu saatten sonra ormanda tek başlarına bir gece geçirmek yeter onlara.
– Gitmezlerse?
– O zaman bakarız Abi. Bırak ben bir konuşayım.
– Hadi bakalım.
Aydın Abi, İsmail, Mehmet arkamda Fransızların yanına gidiyoruz.
Dördümüzü birden görünce çocukların renkleri atıyor, bembeyaz oluyor.
Durumu anlatıyorum. Sahil tarafına attıkları tulumu bulduğumuzu ve sahiplerine verdiğimizi zaten görmüşler. Fakat kameralara yakalandıklarından haberleri yok. Tulumu kendilerinin çaldığını bildiğimizi söyleyerek kampı terk etmelerini istiyorum.
İlk önce reddediyorlar, uyku tulumunu çaldıklarını da kabul etmiyorlar. Bir kere daha anllatıyorum. İçeride bilgisayarda Jacques’ın uyku tulumunu atarken kayıtlarının olduğunu, isterlerse jandarmayı arayabileceklerini söylüyorum. Fabian’a arzu ederse kalabileceğini ama kendi isteğiyle kamptan ayrılmazsa bizimkilerin Jacques’ı kötü yapacağını dilim döndüğünce anlatıyorum.
Bana bakıyorlar, elinde sopa Aydın Abi’ye ve diğerlerine bakıyorlar, son olarak birbirlerine bakıyorlar ve mecburen dönüp çadırlarını toplamaya girişiyorlar.
Bu sefer kızma sırası Fabian’da. Muhtemelen gün boyu yaşadıkları gerginlik de bu yüzdendi ve o bu işin yapılmasına pek taraftar değildi. Çadırı toplarken sürekli Fransızca olarak söyleniyor.
En nihayet toplanıyorlar, başları önde kampingi terk ediyorlar.
Sonrasında başlarına ne gelmiştir bilmiyorum ama ormanda tek başlarına geçirdikleri bir gece onlara yetmiştir diye tahmin ediyorum.
Restorana dönerken Mehmet’e laf atıyorum:
– Artık soğuk bir biranı içerim Mehmet.
– Emredersiniz Burak Bey, hemen!
Diyor, fırlayıp tezgâhın arkasına geçti. Birayı ciddiyetle uzatıyor. Uyku tulumunu bulmuş olmam, Aydın Abi’ye söz geçirmiş ve çocukları dayak yemeden kamptan göndermiş olmam kafasında Jitem hikayesiyle ilgili artık hiçbir soru işareti bırakmıyor.
Kesin istihbaratçıyım, artık başka bir olasılık yok.
13 Şubat 2026, Burak Süalp©
Bu yazının ilk sürümü 2020 yılında Sen ve Ben Dergi’de yayınlanmıştır.
Yorum gönder