Şimdi yükleniyor
Yazı: Patara Green Park

Patara Green Park

Gavurağılı’ndan yarım günlük yürüyüşle ulaştığım Patara Plajı’nın arka tarafındaki ağaçlıkta bir gece kamp yapmış, çevredeki çöpleri temizlemiş, denize girmiştim.

Ovacık’tan beri harika anılarla yürüdüğüm Likya Yolu, tabiri caizse beni bitirmişti. Çok yorulmuş, oldukça da kilo vermiştim. Yükümü sürekli eksiltmeme rağmen hâlâ fazla geliyordu. Yola devam edip etmeme konusunda oldukça kararsızdım. Yolun bundan sonrasını yürüyeceksem bu yükü yarı yarıya azaltmam gerekiyordu. Çantamın boş hali bile 3kg geliyordu.

Karadere’yi ise çok sevdim. Önümüzdeki günlerde burada kamp yapmayı düşünüyorum. Belki bir süre burada dinlenir, sonra İstanbul’a döner eşyalarımı elden geçirir, hafifletirim.

Patara Green Park Tanışma

En nihayetinde yan taraftaki kampingi işletenlerle tanışmaya karar veriyorum. Kampingin bahçesini çeviren ahşap çiti dolaşıyorum ve kapısına varıyorum. Ardından karşıma gelen tek katlı, geniş, etrafı brandalarla çevrili restorana giriyorum. Yaklaşık 25-30 metre uzunluğundaki restoranın sol tarafı boydan boya mutfak, tezgâh, kasa, raflar şeklinde uzanıyor. Sağ tarafta da iki sıra halinde restoran masaları yer alıyor. Salonun sonunda, sağ ileri köşede, hani şu nargile kafelerde olan kilim desenli sedir oturma gruplarından var.

İçeride hiç misafir yok. Sedirin arkasına denk gelen duvardaki televizyonda bütün gün haber yayını yapan kanallardan birisi açık. İçeride az önce kendisinden çöp poşeti aldığım ve daha sonra tanışacağım Aşçı Mehmet var.

Burada küçük bir parantez açmak istiyorum. Karadere’de yaşadığım olayların içerikleri nedeniyle ve oradaki insanların mahremiyet haklarına saygı gereği tanıştığım insanların isimlerini değiştirerek yazıyorum.

Mehmet’le selamlaşıyorum, restoranın içinden yürüyerek kamping alanına geçiyorum. Önünde masa olan sedirlerden birine oturuyorum. Kampingin bir diğer çalışanı gelip selam veriyor. “Ne istersiniz?” diye soruyor.

“Tanışmak ve varsa çay isterim” diye yanıtlıyorum. Eleman gülüyor, samimiyetim hoşuna gitmiş fakat yine de nezaketi elden bırakmıyor. “Hoş geldiniz. Ben İsmail” diye cevap veriyor. “Ben de Burak. Memnun oldum” diyprum. İsmail de aynı şekilde memnuniyet belirtip çayı getirmek için içeriye gidip geri geliyor. Kampingde henüz kimse yok. İsmail’le sohbet etmeye başlıyoruz.

Kısaca kendi çapımdaki gezginliğimden bahsediyorum.

O da ardından bana kampingle ilgili bilgi vermeye başlıyor. Fakat bir gariplik var. İsmail karşıma oturmuş anlatırken mesafesini hiç bozmuyor. Bahçeye çıkmış Mehmet de birkaç metre gerisinde ayakta, ellerini önünde kavuşturmuş, yüzünde hafif bir gülümseme, bizi dinliyor. Çok saygılılar. “Eh, normal tabi” diye düşünüyorum. Onlar için hem misafirim hem de ilginç. Bu duruma çok takılmıyorum.

Patara Plajı’nın doğu ucu, hem orada Patara Antik Kenti’nin olması hem de ulaşım kolaylığı nedeniyle yıllardır gelişmiş, büyümüş. Batı ucunda Karadere ise toprak yolu ve tarıma dayalı yaşam biçimi ile görece köy olarak kalmaya devam etmiş. Bu tarafta da Pydnai var fakat Patara Antik Kenti ile kıyaslanmayacak kadar küçük bir kaley Pydnai.

Yeri gelmişken belirteyim, birçok insan turizm beldelerinde kısa sürede yaşanan bu büyümeleri gelişme olarak kabul ediyor, Karadere gibi hızlı değişime kapılmayan yerleri de geri kalmış sayıyor. Açıkçası ben, bir beldenin çok kısa sürede, kültürel olarak dönüşmeden, neredeyse tamamen turizm geliri sayesinde hızlı bir biçimde kalabalıklaşma ve yapılaşmasını gelişme olarak göremiyorum.

Her neyse, Likya Yolu açılıp buradan da yürüyüşçüler geçmeye başlayınca Fethiye’nin lokal turizm işletmelerinden Ali Baba’nın sahibi Ali bu Patara Green Park kampingi açmış. Sessiz, sakin bir konaklama tesisi. İsmail bana köyden, kampingdeki bungalovlardan, restorandan, çardaklardan bahsediyor.

O sırada ellerinde batonlar, sırtlarında çantalarla bir dizi Fransız ve İngiliz yürüyüşçü kampingde dinlenmek için mola veriyorlar. İsmail onlara da aynı güler yüzü gösteriyor, çay ikram ediyor fakat daha fazla iletişim kuramıyor. Yabancı dili yok. Araya giriyorum, çeviri yaparak yardımcı oluyorum. Sonrasında da dinlenmek ve karınlarını doyurmak üzere oturan grupla sohbet ediyoruz. Mehmet grubun yemek siparişlerini hazırlarken biz de yürüyüş anılarımızı paylaşıyoruz.

Bir süre sonra İsmail beni kampingin işletmecisi Aydın Abi ile tanıştırıyor.

O gün akşama kadar kimi zaman Aydın Abi’yle, kimi zaman İsmail’le, kimi zaman gelen yürüyüşçülerle sohbet etmekle geçiyor. Yürüyüşçü bir çifti de bungalovda kalmaya ikna ediyorum.

Akşamüstü orman temizliğine devam etmek için kampingden çöp poşeti alıp ayrılıyorum. Çevre temizliğinin ardından denize girip yüzüyorum. Çadırımın başına dönüyorum.. Akşam yemeğinin ardından Karadere’deki ikinci gecemi de burada bir süre daha kalacağımı düşünerek geçiriyorum.


11 Şubat 2026, Burak Süalp©

Bu yazının ilk sürümü 2020 yılında Sen ve Ben Dergi’de yayınlanmıştır.

Yorum gönder