Şimdi yükleniyor
Yazı: Jandarma Trafik

Jandarma Trafik

Karadere’de hayatımın en güzel aylarından birisini yaşıyorum. Kampingin önünde uzanan Patara Plajı muhteşem. Hemen hemen her gün denize giriyor, sahilde yürüyüş yapıyor, kumsala atılmış çöpleri topluyorum. Kaplumbağalarla yüzüyor; ördekleri, güvercinleri, kedileri ve keçileri besliyorum. Ardından kampa döndüğümde yazı yazıyor, kitap okuyor, Almanca çalışıyorum.

Öğleden sonraları kampinge gelen turistlerle tanışıyor, her biriyle ayrı keyifli vakit geçiriyorum. Kimi yürüyüşçüler akşam kampingde kalmaya karar veriyor, o günlerde sohbet ya restoranda ya da bahçedeki çardaklardan birisinde devam ediyor. Aydın Abi, restoranın yerel müşterileri ile turist misafirler arasındaki ilişkiye çok dikkat ediyor. Nitekim onun bu dikkatli hali bizlere de yansıyor.

Kampingde kimi zaman birkaç turist konaklarken kimi zaman da 8-10 kişilik gruplar kalmaya karar veriyor. Sonuç olarak bungalovlar, çadır alanları komple doluyor. Öyle zamanlarda akşam bahçe şenlik yerine dönüyor, eğlence geç saatlere kadar sürüyor.

İsmail, Mehmet, kampingin yerel misafirleri, hepsi beni turistlerden sorumlu çalışan olarak kabullendiler fakat akıllarındaki şüphe bir türlü tam olarak silinmiyor.

İsmail, İsmail’di; Mehmet, Mehmet’ti; fakat Burak, hâlâ Burak Bey’di. Beyli hitaptan vazgeçmiyorlar, mesafelerini koruyorlar. Nitekim ben de duruma alıştım artık.

İsmail’le de Mehmet’le de sohbetlerimiz ara ara devam ediyor. Sonuç olarak güvenlerini kazanıyorum. En azından öyle zannediyorum.

Jandarma Trafik Kampingde

Bir gün akşamüzeri saatlerinde kampa Jandarma Trafik aracı geliyor. Bir astsubay ve bir uzman çavuş, yol görevlerini tamamlamışlar, kampa dinlenmeye gelmişler. Bahçeye bir çardağa geçiyorlar. Aydın Abi Fethiye’ye gitmiş, dolayısıyla misafirlerle ben ilgileniyorum. İki çay alıp oturdukları çardağa gidiyorum. Ayaküstü yaptığımız sohbetin peşi sıra yanlarına oturuyorum, astsubay İstanbullu, belki bir yarım saat sohbet ediyoruz.

Köylüler askeri ne kadar sevseler ve saygı duysalar da gidip jandarma komutanının masasına oturamıyorlar, birlikte sohbet edemiyorlar. İki taraf açısından da anlaşılır bir mesafe söz konusu.

Bir ara gözüm restoranın kapısına takılıyor. İsmail’le Mehmet kapının yanında dikilmiş uzaktan bizi izliyor. Hatta dudaklarının hareketleri görünmeyecek şekilde ellerini ağızlarının üzerine tutarak fısıldaşıyorlar.

O sırada fark ediyorum ki benim gidip jandarma komutanı ile oturmam, kahve içip sohbet etmem kampingdekiler için büyük olay. Muhtemelen bunu o güne kadar sadece Aydın Abi yapıyordu, o da emekli başçavuştu zaten. Köylülerin böyle bir şeyi düşünmeleri bile imkânsızdı.

Komutanla ve uzman çavuşla bir süre daha sohbet ediyoruz. Sonrasında onlar kampingden ayrılırken ben boşalan çay bardaklarını alıyorum, restorana doğru yöneliyorum. İsmail’le Mehmet, ikisi birden neredeyse esas duruşa geçerek kapının yanına çekiliyorlar.

Yanlarından geçerken “Mehmet, İsmail hadi, geçin işinizin başına, uğraşmayın benimle” diyorum. Ciddiyetle “Başüstüne Burak Bey” diyen Mehmet mutfağa yöneliyor. İsmail’e bakarak “Tövbe estağfurullah İsmail, hadi diyosun bu kırık, ya sen? Uyma şuna Allah aşkına” diyerek çay ocağına geçiyorum.

Kafalarında oluşan tablo belli. Onlara kalırsa nereden baksan benden 10-15 yaş küçük görünen “alt devrelerim” gelmiş, onlarla sohbet ediyor, belki de rapor iletiyordum. İnsanın sahip olmadığı bir kimliğin, hem de “istihbaratçı” gibi bir kimliğin üzerine yapışması ne fenaymış. Kurtulamadım gitti.

Ayrıca birileri bir şeye inanmak için bu kadar gönüllü olunca tersine çevirmek için ne yaparsan yap fayda etmiyor. Bu tür küçük şeyleri bile inançlarını kuvvetlendirecek malzemeye, kendilerince kanıta dönüştürebiliyorlar. Sonuçta ne kadar inkâr edersem edeyim, Jitem Burak Bey kimliğinden kurtulamıyorum.


12 Şubat 2026, Burak Süalp©

Bu yazının ilk sürümü 2020 yılında Sen ve Ben Dergi’de yayınlanmıştır.

Yorum gönder